Dinle Neyden – 4 – Kâbe ve İrfan
Dinle Neyden | 4. Bölüm | 18′ 06”
Hak dostlarından bahsedilen meclislere, Hakk’ın rahmet ve mağfireti yağar buyrulmuştur. Hak dostlarının en önde gelenlerinden biri olan Hz. Mevlânâ’dan ve O’nun sözlerinin toplandığı Mesnevi’den bahseden bir meclisteyiz. (00:15)
Hz. Mevlânâ buyuruyor ki: “Ey Allah’a yönelerek O’na secde etmek kastı ile Kâbe’ye doğru duranlar, aradan Kâbe’yi kaldırıverin, o zaman secde istikametinizin birbirinize doğru yani insandan insana doğru olduğunu görmeyecek misiniz?” Secde ancak ve ancak Allah’adır, Kâbe’nin duvarına değildir, Allah o tarafa dönmemizi emretmiştir. İnsandan insana secde deyince insanın insana secde etmesi manası anlaşılmamalıdır. Sadece secdenin istikameti insandan insana doğru olur. Bütün melekler Adem’e secde ile emir olunmadılar mı? Adem’e secde meleklerin adetidir, Adem’in adeti Allah’a secdedir. Kâbe Allah’a olan secdenin sadece yönüdür. (01:30)
“Kâbe bünyâdı Halîl-i âzer’est
Dil nazargâh-ı Celîl-i Ekber’est”
Kâbe, Azer oğlu Halil’in yani İbrahim Peygamber’in inşa ettiği bir binadır, gönül ise mekanlardan münezzeh olan Hakk’ın tecelli ettiği yerdir. Onun için gönül Kabe’den daha az mübarek değildir.
“Çünkü bildin mü’minin kalbinde Beytullah var,
Niçin izzet etmedin ol evde ki Allah var.
Her ne var Âdemde var Âdemden iste Hakk’ı sen,
Olma iblis-i şâki Ademde sırrulah var.
Yılda bir kez hac olursa Kâbe’de ey hâcegân,
Gir gönüller kâbesine nice haccullah var.”
diyen şair işte bu hakikatlere temas etmiş oluyor. Bir büyük veli, Niyaz-i Mısrî hazretleri de şöyle diyor:
“Savmu salatu hac ile sanma zahit biter işin
İnsanı kâmil olmaya lazım olan irfan imiş”
Evet, oruçla, namazla, hacla iş bitmez, Hakk’a vasıl olma, O’nun hakikatlerinden haberdar olma işi Cenab-ı Hakk’ın rahmet ve merhameti ile bizlere daha kolay yollardan yani namaz, oruç gibi kolay yollardan öğretilmiş. Eğer namaz, oruç olmasaydı Hakk’a ulaşmanın yolu bilinmez, bulunmaz olurdu. Ama iş bunlarla bitmiyor, ille irfan lazımdır. Bir başka yüce veli Şemseddin Sivasî hazretleri de şöyle diyor:
“Hak cemâlin Kâbesini kıldı âşıklar tavaf,
Yerde kâbe gökyüzünde Beyt-i Ma’mur olmadan” (04:50)
Yüce Allah Bakara suresinin 115. ayetinde “Doğu da, Batı da Allah’ındır, her nereye dönerseniz dönün Allah’ın vechine dönmüş olursunuz” buyuruyor. Dünyadaki her hadise ve herşey Allah’ın bir tecellisinden ibarettir, o tecellileri görebilmek ancak Hakk Cemali aşıklarına nasip olmuştur. Her Allah’ın tecellisi Kâbe gibi tavafa layık tecellilerdir. Amma Kâbe tavaf edilmeden kuru kuruya lafla “Ben Hakk Cemali kâbesi tavaf ediyorum sözü geçerli değildir. (07:45)
Hz. Mevlânâ’nın fikir, düşünce, yaşayış biçimi, tasavvufî tercihleri, içtihadı gibi hallerini kendilerine örnek edinen insanların birarada olduğu manayı ifade eden Mevleviliği biliyorsunuz, semayı da biliyorsunuz. Her sema ayininin sonunda biraz önce okuduğumuz ayet mutlaka okunur: “Nereye dönerseniz dönün Hakk’ın vechine dönmüş olursunuz.” Mevlâna Türbesinin kapısının üzerinde Molla Camî hazretlerinin beytinin yazdığı bir levha vardır:
“Bu makam aşıkların kâbesidir,
Her kim buraya eksik gelirse, eksiği burada tamamlanır” (09:50)
Her insanın taşıyacağı yük kendi takât ve kudretine göredir. Bu kural okuduğunu ve dinlediğini meselesinde de geçerlidir. Okuduklarımızı, dinlediklerimizi kendi takât ve kendi ölçülerimize göre değerlendiririz. Fakat büyüklerimizin söz ve yazılarımızı anlamak hususunda çok daha dikkatli olmak zorundayız. Tedbirli olmak zorundayız. Acaba bu sözün manasını kavrayabilecek durumda mıyız? Acaba terazimiz bu haikat yükünü tartacak mıdır?
“İdrâk-i meali bu küçük akla gerekmez
Zîrâ bu terâzû o kadar sıkleti çekmez”
diyebiliyor muyuz yoksa ben herşeyi bilirim deyip büyüklerin sözlerini kendimize göre mi anlıyoruz. Kendi yanlışlıklarımıza o büyüklerin sözlerini kalkan mı ediyoruz? Bendeniz, yeterince kendimizi tartmadan o büyüklerin sözleri arkasına sığınanların çoğunlukla olduğu kanaatindeyim. (11:20)
Bir takım ithal fiki akımlarına kapılıp, kendi özdeğerlerini inkara yeltelenler veya ibadetsizliklerine mazeret ve bahane arayanlar biraz evvelki sözlerin arkasına sığınırlar ve mesela “Hakk’ı arar isen dönlünde ara, Kudüs’de, Kâbe’de, Hac’da değildir” deyip Hacc’ı inkar edenler… Mesela “Birkez gönül yıktın ise Hakk’a eylediğin secde değildir” deyip namazı inkar edenler… Bu sözleri yanlış anlayanlar Hz. Mevlânâ’nın “Aradan Kâbe’yi kaldır, sen hemcinsine secde etmektesin” sözünü de yanlış anlayıp hemen Hz. Mevlânâ’ya da hümanist etiketi yapıştırıyorlar. Bir İslâm velisi, okyanusunu hümanizm fincanına sığdırmaya yetleniyorlar, olmaz! Güneş balçıkla sıvanmaz. Allah’ın farz kıldığı hiçbir ibadet hiçbir veli tarafından inkar ve ihmal edilmemiştir. Veliler farzlardan sonra hiçbir sünneti de ihmal etmemişler, bununla da yetinmemişler, meşreb ve içtihadlarına göre nafilelerle meşgul olmuşlar böylece Hakk’a ulaşmış, O’na dost olmuşlardır. (13:05)
Velilerin yegane örnekleri Res’ul-u Ekrem Efendimiz’dir.
“Men bende-i Kur’ânem, eger cân dârem,
Men hâk-i reh-i Muhammed Muhtârem
Eger nakl kuned cüz in kes ez güftârem
Bîzârem ez u vez an suhan bîzârem.”
Tende can oldukça Kur’an’ın sadık bendesiyim,
O seçilmiş Muhammed’in ayağının tozu oldum da öyle yükseldim.
Eğer hakkımda bundan başka bir söz nakleden olursa
O sözden de, söyleyenden de şikayetçiyim
Hz. Mevlânâ’nın ciltlere sığmayan bu rubaisi bu sohbetimizin tacı ve noktası olsun… (16:00)






