Dinle Neyden 9 – İnleyen Sütun

On 23 Mayıs 2015

Dinle Neyden | 9. Bölüm | 18′ 42”

Mesnevisine “Bîşnev” diye başlayan Hz. Mevlâna bir rubaisine de “Bîşnev” diye başlıyor:
“Bişnev tü zi Ney çeha çeha migûyed,
Esrarı nühuftü kibriyâ mi gûyed,
Ruh zerdü derûn tehi vü ser dâde bebad,
Bî nutku zeban Hudâ Hudâ migûyed”
 
“Dinle şu Ney’i bak neler neler söylüyor,
O Yüceler Yücesinin sırlarını anlatıyor,
Yüzü sarı, içi boş başını havaya vermiş de,
Dilsiz, dudaksız Hudâ, Hudâ diyor”
Bir kamış parçasından Hudâ sesini duyabilmek…
Hz. Mevlâna bir başka yerde kudümü tarif ederken “bakır bir tas, bunun üzerine kuru bir deri gerilmiş, kuru iki değnekle vuruluyor, öyleyse bu Allah sadası nereden geliyor” diyor. Bakırdan, deriden ve değnekten Allah sadasını duyabilmek…
Kendi varlığından geçip Hak ile Hak olan, bu nimete eren kullar için her zerreden Hak sadası dudaksız ve kulaksız olarak işitilebilir. Bu işitme sadece insanlar için değildir. (00:18)
Her zerreden gelen Allah sadasını ağaçlar, taşlar nasıl anlar diye soracak olanlara yine Hz. Mevlâna cevap veriyor:
“Taşın ve çubuğun da anlayış sahibi olduğunu söylemiştim ya,
Bunun izahı için anlatacağım kıssayı can kulağı ile dinle ve ezberle”
dedikten sonra şu kıssayı anlatmaya başlıyor Mesnevi-i Şerif:
“İnleyen sütun, direk, Resûl’un ayrılığı ile akıl sahipleri gibi yani insanlar gibi ağladı, inledi.
Vaaz meclisinin ortasında öyle bir inledi ki o iniltiyi orada bulunanlar, ihtiyarından gencine, hepsi duydu. Peygamber Aleyhisselâm sordular: Ey direk niçin inliyorsun? Ne istiyorsun?
Direk dedi ki: Senin ayrılığından dolayı canım öyle bir yandı ki içim kan doldu.
Direk diyordu ki: Ben senin dayanağındım, bana dayanıyordun. Beni bıraktın da yeni bir dayanak yaptın ve ona dayanıyorsun. Yani işte bu ayrılıktan dolayı inliyorum.” (03:00)
Mescid-i Nebi’de ilk minber bizzat Resûl-ü Ekrem Efendimiz’in emirleri ile yaptırılmıştır. Mesnevi-i Şerif’te anlatılan olay bu minber ile ilgilidir. Hz. Peygamberimiz Mescid-i Şerif’te cuma hutbesi gibi, vaaz gibi sebeplerle konuşacağı zaman ayağa kalkar, mübarek yüzünü ashabına döner öyle konuşurdu. Mescid’in tavanını tutmaya yarayan direklerin dibinde konuşulmaya müsait bir yer yoktu, onun için Efendimiz bir yere dayanmadan, kıble duvarına yakın bir yerde bütün cemaati görebileceği ve cemaatin de O’nu görebileceği bir yerde durur ve konuşmalarını ayakta yapardı. Efendimiz peygamberane nezaketinden ve inceliğinden dolayı hiç kimseye arkasını dönmediğinden bu konuşmaları yapma sırasında duvara da dayanamadığından, bu tarzda ayakta konuşması Zat-ı Seniyyelerini üzeceği endişesi ile ashabdan bazı zevat kendilerine bir dinlenme veya daha az yorulmayı temin için Serir sütunu diye anılan sütunun yakınına bir hurma kütüğü koydular  ve Efendimiz konuşurken hiç olmazsa sırtını bu kütüğe dayasın da biraz daha az yorulsun diye düşündüler ve bunu kabul etmesi için kendilerine niyaz ettiler. Yüksek ahlâkı gereği hiçbir rica ve talebi geri çevirmeyen Resul-ü Kibriya, okuyacağı hutbe ve vaazları bundan sonra bu hurma kütüğüne yaslanarak okumaya başladı. Bu hâl beş sene kadar sürdü. Hicretin sekizinci yılı sonlarında Müslümanların çoğalmış olması, cemaatin kalabalıklaşmış olması sebebiyle cemaatin arka tarafında kalanlar Efendimiz’in güzel yüzünü iyice göremez oldular ve tekrar ricacı olarak dediler ki: Ya Resulullah, size bir minber yaptıralım müsaade buyurursanız, oraya çıkın da, arkada kalanlar da cemalinizi görsünler. Efendimiz, tabi bu ricayı da kabul buyurdu. (05:40)
Saîdeoğulları kabilesinden Said bin As’ın kölesi Bakum, çok iyi bir marangozdu. Bu marangoz üç ayaklı, üç basamaklı ve sırt dayamaya mahsus yeri olan bir kürsü yaptı. Bu ahşap kürsüden Efendimiz vaaz etmeye ve hutbelerini okumaya başladı. Efendimiz ilk defa bu kürsüye çıktığında, yani hurma kütüğünden ayrıldığında, biraz evvel Mesnevi lisanından arzetmeye çalıştığım hâdise meydana geldi. O hurma kütüğü herkesin duyabileceği bir şekilde yüksek sesle ağlamaya, inlemeye başladı. Merhamet, şefkat, mürüvvet kaynağı olan Resûl-ü Ekrem hemen minberden indi ve o ayrılık acısı ile inleyen hurma kütüğüne sarıldı, onu kucakladı, teselli etti. Ashab-ı Kiram’ın ileri gelenlerinden Câbir bin Abdullah Hazretleri bu hâdiseyi anlatırlarken “Efendimiz hurma direğini kucakladığında direk, tıpkı ağlayıp ağlayıp da anasının kucağına çıktığı zaman susan, ama eski ağlamasının tesiriyle nefesi hıçkırıklı olan bir bebek gibi hıçkırıyordu” buyuruyor. (12:20)
İsterseniz biz hâdiseye dönelim. Efendim, o ahşap minber çeşitli tarihlerde yedi defa tamir edildi, yenilendi. Nihayet Hicretin 578. yılında tamir kabul etmez derecede çürüdü ve yıkıldı. Kalıntısından teberrüken sakal tarakları yapıldı ve dağıtıldı. Daha sonra Mescid-i Saadet’e çeşitli minberler yapıldı. Fakat bugünkü mermer oymalı güzel, zarif minber Sultan III. Murad Hanın, Mescid-i Nebevi’ye hediyesidir; projesi, çizimi de Mimar Koca Sinan’a aittir. Peki, o hurma kütüğü ne oldu? Biz tekrar Mesnevî-i Şerife kulak verelim:
“Resulullah Aleyhisselâtu Vesselam direği kucaklayarak teselli edip susturduktan sonra sordu: Sen bu kurumuş hâlinden yeniden yemiş, meyve verecek hâle dönmek ve yemişinden doğudakilerin de batıdakilerin de yemelerini mi istersin, yoksa öteki âlemde bir cennet selvisi olarak sonsuza kadar hep terü taze kalmak mı istersin? Direk dedi ki: Dâima bakî olanı isterim. Yani yeniden canlanmayı değil, âhirette canlanmayı isterim.”
Hz. Mevlânâ burada bir öğüt veriyor : Bişnev ey gafil Ey gafil kişi dinle, dinle de bir kütükten daha değersiz olma. Yani, ebedî nimetleri elinden kaçıracak kabahatler yapma. Resûl-ü Kibriya, Din Günü’nde -yani kıyamette- insanlar gibi dirilsin ve ebedî hayatı yaşasın diye o ağacı gömdürdü. Hem nereye gömüldü o ağaç, bilir misiniz aziz dostlar? Resulullahın minberinin altına. Birkaç adım ötesinde de Resulullah… Ağaç hiç ağlar mı? Böyle şey olur mu? diyenler varsa eğer İsra Suresi’nin 44. âyetini inceleyiversinler. (14:30)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir