Mezheplerin Kurumsallaşması
Seyir Defteri | Bölüm 19 | 15 Mayıs 2008 | 53′ 43”
“Efendimiz’in zamanında olmayan bir şey sonradan icat edildi ise bidattir” diye ilmen geçerli olmayan bir laf vardır. Efendimiz’in zamanında olmayan ama sonradan ihtiyaç olduğu için var edilen her şey bid’at değildir. Bunun en tipik örneği Mushaf-ı Şerif’tir. Mushaf demek sayfalandırılmış demektir. Hz. Osman döneminde olup olacağı iki tane nüsha yazıldı, daha sonra Hz. Ali döneminde istinsah edildi yani elle çoğaltıldı ve dağıtıldı.
“Asr-ı Saadet’te mushaf yoktu, şimdi ne gerek vardı” diyen var mı? Mezhepler için de aynı durum geçerlidir. Asr-ı Saadette mezhep var mıydı? Vardı, farkında değilsin. Tarikat var mıydı, vardı, farkında değilsin. Ashab-ı Suffe ehl-i tarik olan zevatın misalidir, ehli biat keza öyledir.
Sahib-i şeriat sağken ne meselen varsa Efendimiz’e gider sorarsın, zaten kapısı, gönlü bütün kâinata açık. Efendimiz’in bizzat kendi hayatındaki hac meselesinde ve tebliğ ettiği özellikle miras hukukunda ashab-ı kirâmın farklı görüşlerine “senin görüşün yanlıştır” dememiştir. Bunlar zaman içinde bir sistem haline gelmiş, bu sistem haline gelmesi kurumsallaşması olmuştur. (03:50)
Ahalinin dilinde sakız olduğu gibi mezhep dört tane ile sınırlı değildir. Yüzlerce mezhep vardır. İçtihat sahibi olup, kendi sağlığında uyanları olan, sonraki bir iki nesilde uyanı kalmayan mezhepler vardır, İbni Hacer öyledir mesela. İbni Ebi Leyla öyledir. Uzun müddet, yedi yüz sene gibi önce Şafiyye’ye sonra Hanifiyye’ye intikal etmiş Evzaiyye vardır.
Mesela bazı hadis uleması İmam-ı Ahmed ibni Hanbel hazretlerini fıkıh müçtehidi olarak kabul etmeyebiliyor.
Allah, sen Hanefi olacaksın, sen Şafi olacaksın diye emretmedi. Ama biz cahiller gerek itikadımızın nasıl organize edeceğimizi, gerek amellerimizi nasıl ızhar edeceğimizi kendimiz bilememiş, bulamamış olduğumuz için bilmiş ve bulmuşlara tabi oluyoruz. Hadis ile sabit: “Ashabıma tabi olursanız doğru yolu bulursunuz.” Biz bu şekilde ashaba tabi olanlara tabi oluyoruz. (08:30)
Bu görüş ayrılıklarının hepsi Efendimiz’in fiiline dayanır. Ayrıca İslâm’ın statik, durgun, 1400 sene evvelin şartlarında oluşmuş ve bitmiş değil, kıyamete kadar çeşitli toplumlarda, çeşitli tarzlarda o zenginlikte uygulanabileceğinin göstergesidir.
El Muvatta, İmam Mâlik Hazretlerinin yazdığı İslâm’daki ilk telif eser diyebileceğimiz bir kitaptır. El Muvatta yazıldığı zaman halifenin çok hoşuna gitmiş ve emir vermiş, “büyük yazılar halinde Kabe duvarına ve etraftaki evlerin duvarlarına bu kitabı yazın, hacılar buradan okusunlar öğrensinler.” Bu haber İmam Malik Hazretlerine gittiği zaman Medine’den büyük bir süratle Mekke’ye gitmiş ve halifeye şöyle demiş: “Ben bu kitabı Hicaz ahalisi için yazdım, hacca dört bir yandan müslümanlar geliyorlar, kitap onlar için değil”. Bu çok önemlidir.
İmam Şafi Hazretleri İmam Malik’in talebesidir, on bir sene Medine’de okumuştur. Fakat Mısır’a döndükten sonra İmam Malik’in bazı görüşlerine iştirak etmediğini, öyle değil böyle gördüğünü bir kitap halinde ortaya koymuş ve Redd-i Malik diye bir kitap yazmıştır. İmam Malik Hazretlerine uyan Mısırlı bazı müslümanlar sen bizim imamımızın görüşlerine nasıl karşı çıkarsın diye İmam Şafi’nin yolunu çevirmişler, deve üstünden döverek yere düşürmüşler ve o dayak sonunda yirmi yirmi beş gün sonra İmam Şafi Hazretleri vefat etmiştir. Cahil her devirde vardır. Sen İmam Malik ile İmam Şafi arasına girecek adam mısın? Hangi terazide tarttın? Onlar ilmi münazara yapıyorlar. Bundan alimler anlar, cahiller anlamaz. Cühelanın yapacağı iş ancak adam dövmektir, kavgayı cahiller yapar. Alimler fikir teatisinde bulunurlar. (11:40)
Cenab-ı Hakk’ın varlığı, zâti, subutî sıfatları, Kur’an-ı Kerim’in kelam-ı kadim mi, hadis mi olduğu konusu gibi konular hakkındaki telakki ve imanın nasıl olması gerektiğini bizim gibi cahillerin bilmesi mümkün değildir. O zaman İmam Eşarî gibi, İmam Maturidî gibi bu işlere kafa yormuş, bu işin ilmini yapmış, okuduğunu anlayıp ondan hüküm çıkarma seviyesine gelmiş zevata uyacağız. Bunlar da itikadi mezheplerdir.
Bir de mezhep namı altında siyasi gruplaşma vardır, bu mezhep değildir ama adına mezhep diyorlar. (16:00)
Mezhep kelimesi ile anlatılan durum hristiyanlık ve müslümanlıkta aynı şey değildir. Hristiyanlıkta mezhepler birbirlerini o dine ait görmezler. Papa hristiyanların başı değildir, sadece katoliklerin başıdır.
Müslümanlar için durum şudur; Allah bir, Muhammed Aleyhisselâm O’nun kulu ve elçisidir, diyen herkes müslümandır. Şia da dahil, şia tekfir edilmez, tashih-i itikad lazımdır denir. Bu İslâm’ın birliğini gösterir.
Kendi mezhebini din edinenler mezhep imamının içtihadını Allah’ın emri zannediyor. Mesela namaz kılarken elini şöyle bağlamayınca namaz olmadı diyor. Yok böyle bir şey. Bu sadece bir toplum disiplini temin etmek için büyük bir mezhep imamının içtihadıdır. Efendimiz bağlamış da bağlamamış da. Dolayısı ile ikisi ile de uyulmuş olur. Bu, canı isteyen öyle yapmasın, bir cemiyet disiplini oluşsun diye ortaya konmuş sosyal bir meseledir, dinî bir mesele değildir. Nitekim hacca gittiğimiz zaman görüyoruz, elini göğsüne bağlayan erkekler de var, elini karnına bağlayan hanımlar da. Malikiler bağlamaz… Ama tazimi herkes yapıyor.
Din ve bütün müesseseler laubalilik kabul etmez. Bu laubaliliği önlemek için de bir toplumsal disiplin olarak aynı hareketleri yapmak kabul edilmelidir. (18:10)
İmamlar, mutlak imam ve mensub imam diye izah babında ikiye ayrılır. Mutlak imam kendine mahsus bir düşünce tarzı ile sistem ortaya koyan ve içtihad yapan imamdır. Mesela İmam-ı Azam hazretlerinde rey önemlidir. Toplum menfaati ferd menfaatinden öncedir. İmam-ı Hanbel hazretlerinde hüküm çıkarılacak hususlarda hadis önemlidir, rey önemli değildir. Rey hadisten sonra gelir. İmam-ı Azam Efendimizde rey hadisten önce gelir. Yalnız o zamanlarda henüz hadis kitapları oluşmamış, rivayet farklılıkları var. Değerlendirmeyi o güne göre yapmak gerekir. İmam-ı Malik hazretlerinde Medine ahalisinin fiili uyulması gereken bir fiil olarak içtihat kaynaklarından biridir. (23:00)
İmam-ı Azam Hazretleri başta olmak üzere mezhep imamları daha ziyade fikir adamıdır, eylem adamı değildir.
Hanefiler birçok tatbikî mevzuda İmam-ı Azam hazretlerinin değil İmam-ı Ebu Yusuf hazretlerinin içtihadına uyarlar. Çünkü İmam-ı Ebu Yusuf fiilen kadılık görevindedir. Bu görev gereği cuma günleri namazdan sonra Bağdat’da günlük davalara bakıyor. Bu ne demek, insanlar arasındaki ihtilafları fiilen yaşıyor ve çözüm üretiyor. İşte bu pratik çözümlerden kaynaklanan bazı içtihadları var. (28:10)
Bazı zatlar diyorlar ki, “ben Muhammed Aleyhisselâm’a uyarım, mezhep kabul etmem.” A benim gözümün nuru, içtihad yapacak kadar ilim sahibi misin? İstinbât kaideleri diye içtihatta çok önemli olan kaideler bütünü vardır. Yani okuduğu bir metinden hüküm çıkarmak için lazım gelen ilimle mücehhez olması lazımdır. Bu ilimlerin asgarisi 19 tanedir, içine astronomi dahildir. Hangimiz biliyoruz bu kadar şeyi?
Ben Kur’an’ı okurum, anlarım… Hayır, anlayamazsın, Kur’an’ı Kerim’i anlamak için gerekli tahsili yaptıktan sonra anlarsın. Ayrıca anlamak yetmez, anladığından hüküm yani uyulması gerekli kaideler çıkarabilmek için de istinbât kaideleri bilmen lazımdır. (32:50)
İstanbul’daki Vefa semtine ismini veren Şeyh Ebu’l Vefa Hazretleridir. Zenbilli Ali Efendi Hazretleri de şeyhülislâmdır. Osmanlı’nın yetiştirdiği sayılı büyük ulemadan biridir. Cuma namazı kıldırırken alışılmış mezhep tatbikatından farklı tatbikat gören bazı cemaat ve bazı ilim adamları Ali Efendi Hazretlerine Şeyh Ebu’l Vefa’yı şikayet etmişler. Zenbilli Ali Efendi Hazretleri’nin çok mühim bir cevabı vardır: “Şeyh Ebu’l Vefa, tarikatte de, şeriatte de müçtehiddir. Beğenirsiniz, uyarsınız. Beğenmezseniz başka camiye gidersiniz.” Belki kendi sağlığında veya kendisine uyanların sağlığı ile sınırlı bir mezhep halindeydi, devam etmemiştir. Ama Ali Efendi’nin tasdiki ile müçtehiddir.
Dolayısı ile ehl-i sünnet ve’l cemaat mezahibi ne itikatta iki ile ne amelde dört ile sınırlı değildir. (35:20)
Ehl-i sünnet olmak bütün müslümanlarda olması gereken haldir. Sünnet ehli olmayan, Resûlullah Efendimiz’in sünnetine uymayandan müslüman olmaz. Cemaat İslâm’ın esasıdır. Tevhid Allah’ın en çok üzerinde durduğu noktadır, tevhid ancak cemaat ile ortaya çıkar. Onun için cemaat ile namaz kılmak esastır, münferid namaz kılmak arızidir. Ne yazık ki günümüzde tersine dönmüş durumdadır.
Evde baba gelmiş, namazı cemaatle kılın. Yatsının farzı diyelim, en uzunu dört beş dakika sürer. Bunun yapılması lazım. Bunun yanında mutlaka günde en az bir vakit camiye gitmemiz lazım. O zaman bazı ağzı karaların Türkiye’de çok cami yapılıyor lafı da ağızlarından alınmış olur. Türkiye’de cami yeterli değildir. Türkiye’de camilerin yeterli olup olmadığının ölçüsü gayet basit, cuma ve bayram günleri müslümanlara cami yetiyor mu? Demek ki müslümanlar namazlarını cemaatle kılsalar Türkiye’deki cami sayısı yeterli gelmeyecek.
İnsanlar inandıkları gibi yaşamazlarsa, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Tembelliğine, namazsızlığına, oruçsuzluğuna, ibadetsizliğine, itikatsızlığına, içkisine bahaneler arar. Yine bir ana prensiptir, bahanelere sığınanlar zaman içinde bahanelere esir olurlar. (37:30)
Sünnet-i Seniyyeye uymayanlara, cemaatten ayrılanlara, itizâl edenlere, mutezile olanlara -yalnız İslâm tarihindeki Mutezile isimli fikir akımından bahsetmiyorum, mutezile ayrılanlar demektir- ilk tipik örnek şiadır. Şia grup, parti, hizip demektir. Maalesef daha Hz. Ali Efendimiz’in hayat-ı saadetlerinde bu ayrılık başlamıştır. Ama ehli sünnet ve’l cemaat hiçbir zaman kendisine Muaviye’yi önder etmemiştir. Şianın iftirası ehli sünnetin Muaviyeci olduğudur, hayır, asla!.. Nereden mi biliyorum, bana Muaviye ve Yezid isminde ehli sünnet müslüman gösterin. Yezid kelimesi ehli sünnet arasında hakaretamiz bir laftır. Küçükken kabahat yaptığım zaman büyük ninem “seni yezid seni” derdi.
Ebayezid bolluk babası demektir, yezid ile ilgisi yoktur.
Ehli sünnet avamı, havası, ahalisi içinde bir tane Muaviye isminde adam yoktur. Bir tane Hint isimli müslüman kadın var mı? Bir tane Ebu Süfyan isimli, Muaviye, Yezid isimli müslüman erkek var mı? Amma, ehli sünnet ve’l cemaate iftira edenler içinde bir tane Ayşe var mı, Ebubekir, Ömer, Osman var mı, yok!.. Ama ehli sünnet ve’l cemaat içinde kaç milyar tane Ali var, Hasan var, Hüseyin var… Şiada Hz. Ali’nin kendi yavrularına koyduğu isim olan Ömer, Ebubekir, Osman yoktur. Hz. Ömer Hz. Ali’nin kayınpederidir. (41:00)
Hz. Ömer zamanında İranlılar’ın mağlubiyeti ile neticelenen Kasıdiye muharebesine putperest, ateşperest İranlılar gururlarından dolayı padişahları, padişahın hanımları kızları, hazineler ile beraber geldiler ve yenildiler. Acemlerin padişahı Yezdicerd öldü, kızı Şehribanu da esir oldu. Bu esirler Medine’ye getirildi. Efendimiz’in gerek Hayber’de gerek Beni Sakif kabilesinde yaptığı bir uygulama var. Kabile reisinin ve kale kumandanının kızını kendine nikahlıyor. Bu fiilin yansıması olarak Hz. Ömer de dedi ki, “bizim şu andaki toplumumuzun en şereflisi ve evlenmeye müsait olanı Hüseyin’dir. Şehribanu ile nikahlanmayı ona teklif edelim.” Böylece Yezdicerd’in kızı Şehribanu ile İmam Hüseyin Efendimiz evlendiler. Bu evlilikten Kerbela’dan sonra İmam-ı Zeynel Abidin Hazretleri sağ kaldı. Yani, İmam-ı Zeynel Abidin Efendimiz’in anne dedesi acem şahıdır. İnceliği anlatabildim mi, bu bir ırki meseledir.
O imamların hepsi başımızın tacıdır. Allah şefaatlerine nail eylesin, fakir elhamdülillah on ikisini birden ziyaret ettim. Saygımız sevgimiz namütenahidir ancak müessese olarak masum imamlık İslâm ile bağdaşmaz. O müessesenin yanlışlığından dolayı hacerü’l esvedi yerinden çıkarıp 22 sene başka yere götüren Karmatîler dahil hep o imamiyyeden çıkmıştır. Onun için itikadın doğru olması lazımdır.
Allah, en çok hoşuna giden tevhid akidesi ve fiilinden, yani cemaatten, bu cemaat içinde Efendimiz’in sünnetine tabi olmaktan bizleri ayırmasın, onu ikram etti, öyle yaşattı, emanetini de öyle alıp o sıfat ile huzuruna çıkmayı nasip buyursun. (46:10)






