En yüksek musikî sükûndur
Gündem’e Özel | TRT HABER | 44′ 32”
Ben şuyum, ben buyum… Niye sadece bir vesile olarak görülüp geçilmiyor? Benim nereden gelip, nereye gittiğim, nerede olduğum Hz. Mevlana’nın dediği gibidir: “MinAllah ilAllah”, Allah’tan geldik, Allah’a gidiyoruz. Hz. Mevlana büyük bir şair, büyük bir veli, aynı zamanda önemli bir Hanefî fakihidir, bu kadar önemli bir zat, okuması yazması olmayan Konyalı kuyumcu Selahaddin Zerkubî Konevî hazretlerine bende olacak kadar bağlanıyor, demek ki zahir tahsille ilgili de değil. O zaman sadece Rabbül Alemi’ne hamdederiz ki böyle olmuş… (01:40)
İnsan sevdiğini heryerde zikreder. Sevdiğine, sevdiği külahı giydirmeye çalışır. Hz. Mevlana ile kâlu bela’da tanıştım. Daha yakın zamanda ise ortaokul yıllarımda tanıştım. 60lı yıllarda çok güzel tarih mecmuaları vardı, o mecmualardan biri Hz. Mevlana özel sayısı çıkartmıştı, oradaki bir sözden çok etkilendim: Hz. Mevlana’ya sormuşlar aşk nedir diye, ben ol da bil demiş. O sıralarda musikîye merak saldım. Rejimin empozesi ile üç sene batı müziği dersi aldım ve sonunda hocama “bu müzik bana beni anlatmıyor” dedim. Belli bir zaman dilimi içinde birden fazla ses kaynağının bir araya gelmesi ile olan armoni meselesi kişiyi kendi kendine bırakmaz. Halbuki en muhteşem kalabalık kişinin kendi yalnızlığındadır. Yalnızlığa mahkum olmak değildir bu. En yüksek musikî sükûndur. Batı müziğinde bu olmuyor. (03:25)
Isfahan makamı seyrini Bursa Yeşil Camii imamı Hafız Kadri Efendi amcadan öğrendim. Allah rahmet eylesin, Sadettin Kaynak’ın talebesi Ankara Kocatepe camii müezzinliği yapmış Hafız Tahir Karagöz bir ara Bursa’ya gelmişti, ondan dinî musikî formlarından ilahi, durak gibi bazı eserler geçtim. Sonra Üsküdar Musikî cemiyetine geldiğimde, bu musikî iyi de, bunun da altında bir itici güç olması lazım diyerek tasavvuf musikîsi ile tanıştım, tasavvufun musikîsi bu, kendisi ne diye sorunca da tasavvuf ile tanıştım. (07:20)
İstanbul’da 365 tane tekke var, 1925 senesinde… Bunların bir kısmı şeyh çocukları tarafından satılarak apartman haline getirildi. Ailemden banane, ben aileme riayet ile mükellefim, Allah diriden ölü, ölüden diri, geceden gündüz, gündüzden gece, alimden zalim, zalimden alim çıkarabilir. Eğer bu bir genetik ise, mirassa, o 365 tane şeyhin çocukları nerede bugün? Demek ki miras değil, yanlış açıdan bakılıyor, itirazım bu… Doğru yerden bakarsak kişi kendi gayreti ve Allah’ın lütfu ile nereye gelirse gelir. Çünkü Allah kitabında söylüyor, insan için hiçbirşey yoktur, ancak çalışması… Belli ailelerin çocuklarına mensup insanların çocuklarına hürmetkar davranmak bir terbiye sistemidir. İnsanın iradesi ile yaptığı işlere sual vardır. (09:10)
Doğduğumda Türkiye’de çeşitli akımlar var, bunlardan biri de Turancılık. O zamanlar baba denmezdi, Efendi baba veya onun kısaltması olarak Efemba denirdi. Bu daha doğrudur, daha İslamî’dir. Kur’an-ı Kerim’de de baba oğul arasındaki hitaplar babacığım, yavrucuğum şeklindedir. Babam, “Efemba, müsaade ederseniz oğlumun ismini Tuğrul koyayım” demiş. Efemba da “olsun oğlum ama Ömer gibi de adil olsun, ben de Ömer koyayım” demiş. (12:20)
İnsanlar mahkemelere haklı olduklarını düşündükleri için müracaat ederler. Kendinin haklı olduğuna inanmak, kendi kendine inandığı ve konu hakkında bilgi sahibi olunmadığı zaman olur. Genellikle işçi hukuku bilmez. İşçi ve patron arasındaki sorunlarda her ikisine de uygun zamanlarda izah etme yolunu seçtim. İkna ettim, herhalde 40 senede 40 tane duruşmaya girmemişimdir. Yaptığım, birbirlerine haklarını helat ettirmek ama asla kandırmamaktı. (17:50)
Tasavvuf hayatında en önemli şey teslimiyettir. Rabbimden gelenlere eyvallah demeye çalışıyorum. Bütün büyüklerin nutku şerif denen, sözleri, ilahilerinde çok büyük bilgiler, hikmetler gizlidir. Onları evvela zevk alarak, sonra anlamaya çalışarak okuyunca çok şey “ben yaptım” olmaktan çıkıyor. İhsan olundu, Allah şükrümü artırsın… (19:20)
Herşeyden önce yanlış sualin doğru cevabı olmaz. İnsanlar sual sorarken seviyelerini belli ederler. Benliğe lanet, ben hayatımla ilgili hiç endişe taşımadım, rızkımı Rabbimden bildim. Bendeniz kat’i konuşuyorum, insanımız kat’i, kesin konuşmaya alışık olmadığı için bunu sertlik zannediyor. Hz. Mevlana düşünüldüğü gibi halim selim bir zat değildir, çok asabi bir zattır. O asabiyetini, çoşkunluğunu ancak sema hareketi ile bastırabiliyor. Asabiyet demek öfkeli demek değildir. Hz. Mevlana çok ağlardı, ağlamak iç taşkınlığının gözden su halinde boşalmasıdır. Fakire yapılan haksızlıkları umursamam, hakkım olan şeylerden çok kolaylıkla feragat ederim, ama yola laf söyleyenin lafını ağzına tıkarım! (21:10)
1925’den beri tasavvuf yolunda elimizden tutacak insanlar yasaklara tabidirler. Medya benim elimden kimin tuttuğunun değil, yasakların peşinden koşsun. Bu yasak hala sürmeli mi, sürmemeli mi? Bu yasak bize tevhidi, sanatı kaybettirdi. Birbirimize olan muhabbeti kaybettirdi. Muhabbet mektepleri dergahlardır. Medresede muhabbet öğretilmez, mükellefiyet öğretilir. O yasak olmasaydı 18 sene Türkiye’de ezan okunması yasaklanmazdı. Hiç kimse Türkçe ezan okundu demesin, ezanın Türkçesi, Kürtçesi, Fincesi, Çincesi olmaz. (26:40)
Bir büyük zat, I. Cihan Harbi zamanlarında Avrupa seyahati yapıyor, ne yaptın, ne gördün dediklerinde şunları söylüyor: “İşleri var, dinimiz gibi, dinleri var, işimiz gibi”. Sevmek bu dünyadaki bütün dertlerin devasıdır, sevmek için tanımak yeter. Dünyanın her türlü ferdî ve toplumsal dertlerinin çaresi Rasulullah Efendimiz’dedir. Rasulullah Efendimiz’i sevmeye değil, tanımaya gayret edin. Tanıyınca sevmemek mümkün değildir. (30:20)
Her kurum merasim ile yaşar, merasimsiz kurum yaşamaz. Tasavvufun organize olmuş kurumlarına tarikat denir. Bu tarikatlerin mesarimleri haftada bir yapılan ayinlerdir. 1925’de bunların her türlüsü yasaklanmıştır ancak yasak olmasına rağmen Türbeyi Şerif tamir edilirken devletin de müsaadesi ile Mevlevî ayinleri yapılmaya başlandı. Bu bugüne kadar devam etti. Objektif değerlendirme ile şöyle söyleyebiliriz, dünyanın en estetik dinî merasimi Mevlevî ayinidir. Göz, kulak ve mana olarak… Mesela bir Şabanî Darb-ı Esması, adı bile bilinmiyor. Halvetî devranı, Kadirî kıyamı… Zikri Erre, Nakşibendi diz vurması… Bunların adları bilinmiyor… 41 senedir Konya’ya giderim, Konya’ya gelenlerin %40’ı mükerrer gelirler, bu yalnızca merasimin halka açık olmasından kaynaklanan bir teveccühtür. Bu ne yazık ki Hz. Mevlana’yı doğru tanıma ile neticelenemedi… Bazıları kendi noksanına Hz. Mevlana’yı perde gibi kullanmak istiyor, bu kadar ucuz değildir. (33:30)
Hz. Mevlana kol açıp sema etmemiştir, yaka tutarak sema etmiştir, bunu bile bilmiyorlar. Onun için Mevlevî şeyhleri de ayini şerifte kol açmazlar. Bugün devletimizin müze olarak kullandığı Konya’da başında destarlı sikke yani sikkenin üzerinde sarık olan ve kolu açık manken var. Elli defa söyledik, dinlemiyorlar… Ölünceye kadar söylemeye devam edeceğim. Hz. Mevlana gibi çok mükellef bir manevi sofra, anaokulu seviyesinde olan bu topluma açılamaz. Bu konu da bir emanettir, ancak ehline verilir. Hz. Mevlana stadyumda yaş günü kutlanacak, kitlelere mal olacak bir zat değildir. Bu işler her kişinin işi değil, er kişinin işidir. (39:00)
Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumî, tarikat, medrese, tekke, Şeyh, musikî,






