Bilmek marifet değildir, olmak marifettir

On 24 Temmuz 2016

Seyir Defteri | Bölüm 55 | 29 Ocak 2009 | 47′ 29”

İslâmiyet hak dindir, batıl dinlerle mukayese edilmez. Din kurumu sosyolojide başka bir şeydir, teolojide başka bir şeydir.

İbadet, istemek ve dua ile sınırlı değildir. Namaz, oruç, hac gibi ibadetler Allah’tan bir şey istemekle alakalı değildir, kulun ödemekle mükellef olduğu borcudur. Dua ise istemektir.

Batıl dinler yaşama dini olmaktan çıkmışlardır. Zaten batıl olduğu için “din” değildir de sosyolojik olgu olarak dindir, ama yaşanmaz. İşte biz o yanlışlığı yapar hale indirgendik. Artık yaşama dinimizi terkettik, dinimizi tapınma dini haline indirgedik.

Türkçe ibadet konusundaki düşünceler, dini tapınma dininden dua dinine indirgeme faaliyetidir. İstemek başkadır, ibadet etmek başkadır.

İslâm hak din olarak yaşama dinidir, tapınma dini değildir, dua etme dini değildir.  (03:30)

Bugün özellikle katolik Avrupa’ya baktığımızda ibadet denen kulluk görevini yerine getirmek için mutlaka aracı olması gerektiğini görürüz. Mesela kilise nezdinde evli olmak için mutlaka bir papazın nikah kıyması lazımdır. Maalesef bizim müslüman geçinenlerimiz bile böyle bir müessesenin karşılığı olarak imam nikahını farz zannediyorlar. İmam yok ki nikahı olsun. İmam diye bir sınıf yoktur.

Ne yazık ki bazı imam ve müezzinlerin vazifelerini terkettiklerini nazara alarak Diyanet İşleri Teşkilatımız namazda müezzin mahvelinin müezzin tarafından, mihrabın imam tarafından terkine rıza göstermiyor. Halbuki bundan çok değil elli atmış sene önce böyle değildi. Mesela siz bir camide imamsınız, sizin hocanız geldi, siz mihrabı ona terkedersiniz, ama buna müsade edilmez hale geldi.

Nikahı konsolos da kıysa, kaptan da kıysa, belediye memuru da kıysa nikahın bir tek şartı vardır; rıza beyanı ve o rıza beyanının olduğuna dair şahitler. Ayrıca bir imam nikahı lazım değildir. Ha, bir ağzı dualı zât, bir ihtiyar amca, bir güzel dua etse o ailenin saadeti, bereketi için ne olur, aliyyül âla olur. Ama ne yazık ki bazı insanlar buna olmazsa olmaz diyorlar.

Protestanlık, papaların ve papazların dine kabul ve dinden red yetkilerine, cennette arsa satma yetkilerine, kendilerini Tanrı yerine koymalarına itiraz ederek, onları protesto ederek ortaya çıkmıştır. Ama onlarda da ibadet için mutlaka bir adama ihtiyaç var. İbadetleri kendi dilleri yapıyorlar diye bize onları misal veriyorlar. Böyle bir misal olmaz, bu yanlıştır. Bütün Avrupa latince İncil okur. Mezara ölüyü koyarken, vaftiz sırasında, nikah kıyarken sair ibadetleri yaparken hepsi Latince İncil okurlar.

İbadet sırasında, Allah kelamı olduğuna inandığımız Kur’an-ı Mecîd’i Resûlullah Efendimiz’in ağzından çıkan kelimelerle okuruz. Manâ elbette Allah’ın vahyettiğidir ama biz Kur’an-ı Kerim’in lafzını Allah’dan değil, Cebrail’den değil Efendimiz’den duyduk. Çünkü Allah insana insandan tecelli eder. (06:45)

Dua etmek dünyanın her lisanı ile olabilir. Ama Resûlullah Efendimiz ile yakınlığı temin etmek, onunla rabıtayı iyice ortaya koymak için onun kullandığı kelimelerle ve Kur’an-ı Kerim’deki bazı dua cümleleri ile dua etmek Arapça dua etmek demek değildir.

Allah Kur’an-ı Kerim’de “Ben Arapça Kur’an” indirdim demiyor, “Ben Kur’an’ı Arapça indirdim” diyor. Bu farkı anlamayanlar bizim bu dediğimizi anlamazlar.

Ayrıca, Rabbimizin iki kelamını ezberleyip, Efendimiz’in fem-i saadetinden çıkan kelimelerle Rabbimiz’e yalvarmak niye başka lisan kullanmak oluyor? Dünya saltanatı temini için boğazımızdan kesip çocuklarımızı İngilizce öğrensin diye koleje gönderiyoruz.

Türkçe ibadet konusunu ortaya atmak imansızlık işaretidir. Dikkat edin, bu tür iddiaları yapanlar, alnı Secde-i Rahman’a gelmemiş, babasının nüfus kağıdından dolayı kendi nüfus kağıdında da müslüman yazan adamlardır. İbadet edenlerin hiç böyle bir derdi yoktur. Peki, bunların içinde müslüman olduğunu iddia eden, İslâm bilgileri üzerine akademik kariyer yaptığını iddia edenler de var, bunlara ne diyeceksin derseniz cevabım gayet basittir, onlar haindir, satılıktır.

Cehalet nisbi bir kavramdır. Terbiye cahilleri olabilir, ilim cahilleri olabilir. Nice mektep bitirmiş cahiller tanıdık, nice mektep bitirmemiş alimler tanıdık. İlim tahsili mekteple sınırlı değildir, amelle, fiille alakalıdır. Taş taşıyan bir eşek ile kitap taşıyan bir eşek arasında fark yoktur. Azıcık bir şey bilse bile o bilgisini insanların faydasına ve kendi doğru davranış biçimlerine rehber edenler Hz. İnsan’dır. Bilgi gaye değildir, alettir. (17:00)

Evradlar, zikirler cemiyetin malı değildir, cemiyetin bir kısmının malıdır yani hususidir, umumi değildir.

Vird kelimesi dilde devamlı tekrarlanan söz manasına gelir. Vird kelimesinin çoğulu evraddır. Evrad tasavvuf ehli tarafından icra olunan bir okuma kitabıdır, ehli şeriatın kitabı değildir. Şer’i mükellefiyetler yerine getirildiğinde insanların nefis mertebeleri en çok dördüncü mertebeye çıkar. Mutmainneden daha ileriye tek başına gidilmez. Oraya geldiğinin farkında olanlar da azdır. Oraya gelenlerden bir kısmı eksikliklerini hissedip bir başka zâtın terbiyesine girme ihtiyacı duyarlar. “Kullarımın arasına gir” demek bu demektir.

“Ircıî”yi öl emri zannediyorlar. Biz Rabbimize mezarda mı döneceğiz, ne münasebet? “Irciî”, nefsin emirlerinden kurtulup Rabbin emirlerine tabi olmak demektir. Sonrasında, “ilâ rabbiki râdıyeten mardıyye”, yani raziye ve marziye mertebelerini söylüyor Allah. Bunun için ne yapacağız, “Fedhulî fî ibâdî”, bana kul olmuşların arasına gir ki, “Vedhulî cennetî” yani cennetime giresin. Cennete gir demiyor dikkat et, benim cennetime diyor. Neden diğer ayetlerde cennet diyor da bu ayette cennetî diyor? İşte nefsi mutmainneden yukarı gidenler Zât Cennetine girerler de onun için.

Evrâd okumak işte o bir zâtın peşine takılanların işidir. Bunu kendi kendimize yapamayız. (27:20)

Resûlullah Efendimiz’in hayatını çok güzel tetkik edersek bütün bunların cevabını alırız. Efendimiz’in umumi söyledikleri var, zâta mahsus söyledikleri var. Zâta mahsus söyledikleri içinde günlük hayatını çok sade geçiren bir deve çobanından Abdullah ibni Abbas gibi her şeyin dibini soran büyük alimler de var.

Mutlaka ve mutlaka Ashab-ı Suffe ve Ashab-ı Biat kurumlarını tanımamız lazımdır. Mesela Huneyn’de müslümanlar biraz kuvvetlerine güvendiler, bu güvenme üzerine ricat olunca Efendimiz’in söylediği söz çok önemlidir. Efendimiz amcası Hz. Abbas’a seslenmiş “Amca, ehl-i biate seslen, nereye gidiyorlar” Hz. Abbas sesi çok gür bir zâttır. Dikkat edin, Efendimiz, ey ashabım, ey müslümanlar değil, “Ey Ehli Biat” diye seslenmesini söylemiştir. Bu seslenişle o ehli biat geri dönüyor ve harp müslümanların lehine bitiyor. Bu müessese bilinmeden Ashabı Suffe bilinmeden dervişlik, tasavvuf, tarikat bilinemez. (32:30)

Zikretmek Allah’ın emridir, Kur’an-ı Kerim’deki zikir ayetleri umumidir. Ama bu fişi prize takmak değildir. Seyr-i sülûk yani Türkçe’ye çevirmeye çalışırsak meslekte ilerlemek bir meslek erbabının önünde olur. O priz şeyhtir. Elektrik o prizde değildir, kablolardadır. Kablolar trafo merkezinden gelir, trafo merkezi Pîr’dir. Onların elektriği de Resûlullah Efendimiz’den gelir. Mürşidlerin, Şeyhlerin, Pîrlerin silsile nameleri vardır. Silsilenamelerde en yukarıda mutlaka Allahu zü’l Celâl’in ismi yazılır, mutlaka Cebrail Aleyhisselâm’ın ismi yazılır, Efendimiz’in ismi şerifi yazılır, ondan sonra da nereden geliyorsa -genellikle Hz. Ali yolu ile gelir- âla silsiletihim yazılır. Birkaç tane Hz. Ebubekir yolu ile gelen de vardır. Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Abdurrahman, Hz. Ebu Ubeyde bin Cerrah gibi zevât-ı kirâmdan gelenler de varmış fakat diğerlerine karışmışlardır. (38:30)

Tarikat silsilelerinde genellikle ilk yedi isim sabittir. Bu yedi ismin oluşturduğu gövdeden sonra kollar ayrılmıştır. Büyük Pîrân-ı Kirâmı bu büyük kollar olarak görelim. Onlardan sonra Pîr-i Sânîler vardır. Bunlar, aynı içtihad içerisinde özel içtihad eden zâtlardır.

İmam-ı Rabbânî Efendimiz Tarik-i Nakşiyye’de bir pîr-i sânidir, o yoldan gelenlerin müceddid-i sânisidir. O yoldan gelenlerin… Bu, o zât-ı şerif ile sınırlı değildir. Bugün anadoluda Kadirîlik yaygın bir tarikattır, 1925’den önceki hali ile… Hemen hemen her şehirde Kadirî tekkesi vardır, hepsi Eşrefzâde Rumî’ye bağlıdır. Eşrefzâde Rumi deyince herkes şair zannediyor. Kadirî pîr-i sânisi olduğunu, Anadolu Rumeli Kadirîliğinin babası olduğunu kim biliyor? Bunların hiç birisi bilinmiyor çünkü bir yasağın getirdiği kötüleme vardır, yasak siyasidir.

Nasıl doktorla hastası arasındaki ilişki özel ise mürşidler de böyledir. Herkese kendi ihtisası dahilinde ayrı ayrı tedaviler uygular. Muallim ile mürşid arasında çok önemli bir fark vardır, muallim öğretir, ama olduramaz, mürşid oldurur. İrşad etmek kişiyi reşit kılmak demekdir. Bilmek marifet değildir, olmak marifettir. (41:05)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir