“Serâdan süreyyaya kadar her şey kitaptır”
Seyir Defteri | Bölüm 118 | 22 Nisan 2010 | 46′ 49”
İstanbul hala güzeldir. Ne kadar kötü davransak da, o kadar güzel ki, bir türlü çirkinleştiremiyoruz. Her nesil, mesela Allah rahmet eylesin anneannemin annesi, Kasımpaşalı ve Fatihli, o da şikayet ederdi İstanbul’un bozulduğundan… Şimdi benim çocuklarım, beşinci nesil, onlar da şikayet ediyor, İstanbul’un bozulduğundan. Bozuluyor ama hala güzel.
Şimdi kalabalıklaşıyoruz. Daha güzel davranabilsek, daha planlı olsak elbette daha güzel olur ancak bunlar müslüman terbiyesi ile olur. “Siz bile size emanetsiniz” terbiyesi yerleşseydi böyle yapmazdık. (02:50)
(kitap tavsiyesi isteyen bir sual üzerine) Kitap tavsiye edilince sanki öteki kitapların hakkı geçiyormuş gibi geliyor bana. En iyisi diye bir şey yoktur. Bir de meşreb meselesi vardır. Benim çok hoşuma giden bir kitap, sizin hoşunuza gitmeyebilir. Onun için ben zaten kitap okuma meselesinde lehte, aleyhte, hoş, nahoş gibi ayırımlar yapmayıp çok okunması lazım geldiğini, yanlış yazılmış şeylerin kuru kuru itiraz ve tenkit ile karşılanması yerine doğrusunun yazılıp neşre konulmasını söylüyorum.
Resûlullah Efendimiz hakkında bizim tahammülümüzün çok güç olduğu, münasebetsiz yazılar yazılabilir. Günaha gireceğiz korkusu ile bunları okumaz ve doğru cevaplar vermezsek bu yazılar çoğalır. Öyleyse doğrusunu anlatacak daha iyi kitaplar, makaleler, sohbetler yazmak, konuşmak lazım.
Allah şefaatine nail etsin, Muzaffer Efendi Hazretleri, büyüğümüz, kendisine kitap tavsiyesi soranlara “okuyabiliyorsan serâdan süreyyaya kadar her şey kitaptır” derdi. Mesele ordadır. (06:10)
(Yeni namaza başlayan bir dinleyicinin arkadaşlarının İslâm ile ilgili suallerine cevap veremediğini sorması üzerine) Bir kere bizim tahsil sistemimiz batı taklitçiliğinden ibarettir. Mesela mikrop… Akşemseddin Hazretlerinin mikrop hakkındaki, ateşli hastalıkları özellikle bu canlılar yapar dediği mikrop risalesini biliyor muyuz, bilmiyoruz, çünkü öğretilmiyor.
Tıpla ilgili olarak 1700’lü yılların ortalarına kadar bütün Avrupa’da İbni Sina hazretlerinin Kanun’u ki onun resmi adı El Kanun Fi’t Tıp kitabından başka ders kitabı yoktur.
İsveç’te iki, iki buçuk asır evvel, delilerin, “bunların vücuduna şeytan girmiştir” diye yakıldığı bir yer vardır. Halbuki ondan 4 asır evvel, Edirne, Manisa, Bursa’da darüşşifalar, bugün Suriye sınırlarında olsa da Türk memleketi olan Halep’te de bir bîmarhane vardır. Buralarda su sesi ile, musiki ile insanlar tedavi edilirlerdi. Medeniyet budur. Ne yazık ki tahsil sistemi sanki tüm bunları müslümanlar olmayanların bulduğunu, müslümanların bilime katkıda bulunmadığını öğretiyor.
Astronominin ilk büyük icatları Semerkant’da olmuştur. Galile ve Kopernik’i biliyoruz ama onları papalık afaroz etmişlerdir. Halbuki onlardan asılar önce Uluğ Bey, Ali Kuşçu Efendi gibi zevât-ı kirâm Merv’de, Semerkand’da gök haritası yapmışlardır. (08:45)
Kur’ân-ı Kerîm’de yazmayan hiçbir şey yoktur. Bir misal arzedeyim: İbn-i Arabî Hazretleri talebeleri ile birlikte bineği üstünde bir yere giderken, hayvan bir şeyden ürkmüş ve hazret düşmüş. Hemen talebeleri koşmuşlar, kaldıralım diye. Durun, demiş. Bir müddet o halde durmuş. Bir müddet sonra kalkmış ve yola devam etmişler. Dervişlerinden birisi dayanamamış, niye öyle yaptınız diye sual etmiş, bir yeriniz mi incindi de geçmesini mi beklediniz? “Yok” demiş hazret, “benim binekten düştüğüm Kur’ân’ın neresinde yazıyor diye tefekkür ettim, aradım, buldum ondan sonra kalktım”. Eşekten düşüleceği de Kur’an’da yazılıdır, ancak okuyup bulmak için İbn-i Arabî olmak lazımdır. Biz ancak Kur’ân-ı Kerîm’in metnini, o da tercüme olarak, okuyacak kadar Kur’ân-ı Kerîm’den uzağız. Öyle ise yaptığımız taklitten ibarettir. (12:00)
Soru soran evvela gelişmesini tamamlasın, öyle soru sorsun. 3-4 yaşındaki çocuk sorsa, ben nasıl dünyaya geldim diye, nasıl anlatıyorsun, leylek getirdi diyorsun, peki doğru mu leyleğin getirdiği, değil. Çocuk bu soracak, ne zaman öğrenecek dünyaya nasıl geldiğini, kendi de dünyaya getirecek çağa geldiği zaman. Bu şekilde dinle ilgili sualler soranlara verilecek bir tane cevap var: namaz kılmaya başla, öğrenirsin.
Efendimiz buyuruyor ki, İslâm güzel ahlaktır. Ahlak davranış biçimidir. Sadece ritüel olan ibadetlerle değil, güzel ve doğru davranış biçimleri ile, hakka riayet ile, emanete riayetle, sözünde durmak gibi güzel ahlak sahibi olunca saçma sualler de sorulmaz.
Biraz büyümeye çalışsınlar. İbadetle büyünür. Alnı Secde-i Rahman’a gelecek, o zaman büyür. Allah bilmediğini kuluna öğretir, yeter ki takva ile hareket etsin. (13:50)
(Bir doktorun, zamanı kendisi gibi dar olanların bu kadar hadisi, meali ayrıntılı olarak çalışamadığını, bu şekilde olanlar için kısa bir yol var mı sorusu üzerine)
Bedene hizmet pek mübarek bir şeydir, azdırmamak kaydı ile. Nasıl bu doktor kardeşimiz insanların bedenlerinin sağlığı için yoğun bir ömür geçiriyorsa, insanların gönül sağlığı için yoğun ömür geçiren insanlar var. Benim bedenim rahatsız olduğu zaman doktora gidiyorum, ondan tavsiyeler alıyorum ve o tavsiyeyi yerine getiriyorum. Akıl ve mantık süzgecinden geçirmiyorum, ihtisasına hürmet ediyorum. Bu kardeşimiz de ömürlerini gönül sağlığımızı temin için tüketmiş olan zevatın ihtisasına hürmet edecek, onların yap dediğini yapacak, bu kadar kolay.
İman gaybadır, akla değildir. Doktor kardeşimizin işi çok mübarek bir iştir, ama namaza mani değildir, namazını kılacak, orucunu tutacak, okuyacak… Yaptığı kadar. Hüküm vermekten, umumileştirmekten kaçınacak. Ben aldığım ilacı sana tavsiye ediyor muyum? Biz de namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz diye müçtehidliğe, alimliğe soyunmayacağız. (23:15)
Kur’ân-ı Kerîm’de “edeb” her zaman üstünde durulan bir konudur ancak kolay bulunması açısından Hucurât suresinin ilk ayetleri özellikle edeb ile ilgilidir. Orada bir misal var. Allahu Teâla o ayetlerde “Huzur-u Peygamberde iken sesinizi onun sesi üzerine çıkarmayın. Yüksek sesle konuşursanız bunu bile edepsizlik sayarım ve amellerinizi yok sayarım.” buyuruyor. İşte edep budur, yani karşındakine terbiyeli davranmak. Bu karşındakine “sen” de dahilsin. Yani, Rabbü’l Âlemin’den kendi nefsine kadar olan bütün bir yelpazenin tamamına edeple davranmak zorundasın. Edeb, eline, beline, diline sahip olman demektir. Elin hayra uzanacak, yetim başı okşamaya uzanacak. Bir ihtiyarın, bir hanımın yükünü taşımaya uzanacak. Sadaka vermeye uzanacak. Dilinle hayır konuşacaksın, güzel konuşacaksın, kırıcı olmayacaksın. Şükredeceksin, hamdedeceksin, dilini bunlara kullanacaksın. Dedikodu yapmayacaksın, iftira etmeyeceksin, yalan söylemeyeceksin. Bel genellikle cinsiyeti ifade eder. Nikahlanacaksın, nikahlınla geçirdiğin her an, hatta Efendimiz’in tabirleri ile, “birbirlerine sevgi ile baktıklarında kıyamete kadar melek sevap yazar” buyuruyor Efendimiz. Erkek, kadın, cinsi kuvvetini helalinden gayrısına kullanmayacaksın. Kulağın dedikodu dinleyemecek, gözün hayra bakacak, güzele bakacak. Güzel, Allah’ın güzel dediğidir, nefsinin güzel dediği değildir. Mesela Kâbe’ye bakmak müstakil ibadettir. Bu şekilde bir yer daha vardır, Uhud Dağı. Özellikle Medine istikametine yani güney yamacına doğru bakmak da böyledir.
Mesnevi’nin daha başlarında Hz. Mevlâna edebi olmayan Allah’ın lütfundan mahrum kalır diye buyurur. Edebe bizi muvaffak kılacak olan Rabbü’l Âlemin’dir. Edeb Ya Hu derken aman Ya Rabbi, bizi edepli kıl anlamı vardır ancak genelde “Edeb Ya Hu” muhataba edepsizlik yapma diye ikaz mahiyetindedir. Onun için dergahlarda kapıya yakın bir yerde, burada daha edepli olunuz manasında “Edeb Ya Hû” levhası asılır.
Herhangi bir şekilde terbiyesizlik yapıldığında kişiler bu sözle uyarılırlar. (28:20)
Ne yazık ki, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde dinî terbiye şehirlerde verilmemiştir. Daha çok kırsal kesimde, gizli medreselerde verilmiştir. Ve ne yazık ki görgü azlığından dolayı mahalli adetleri, hatta köy adetlerini din zannedenler din olarak bunları anlatmışlardır. Müslümanlığın kentlisi köylüsü olmaz da, bunun bir tepkisi olarak kent müslümanlığı kavramı ortaya çıkmıştır.
İnsanların şehirde veya köyde yaşaması değil, şehirli veya köylü olması önemlidir. Köyde doğup büyüyüp ölen nice medeni şehirliler, şehirde doğup büyüyüp ölen nice köylüler tanıdık. Dolayısı ile köylülük demek gelişmemek, bulunduğun yerde kalmak demektir. Bu bir zihniyettir.
Resûlullah Efendimiz’den iki örnek: Biri bir deve çobanı, biri Abdullah bin Abbas Hazretleri. Deve çobanının sorduğu basit suale basit cevap, Abdullah İbni Abbas’ın sorduğu ağır suale ağır cevap… Allahu zü’l Celâl bile öyle değil mi? Akıl sahipleri için bir sürü misal veriyor, idraki yükselmiş olan, leb demeden leblebiyi anlayan ulü’l elbab için iki tane misal veriyor.
Köylülük bir ayıp değildir, şehirlilik de marifet değildir. Herkesin imtihanı kendine göredir ama medeniyet yani aynı zamanda başkalarına örnek olabilmektir.
Herkes Fuzulî mi olacak, herkes Şeyh Galip Hazretleri mi olacak, elbette olmayacak ama Şeyh Galip Hazretlerinin şiirinden lezzet alabilmek için elbette belli bir kültür lazımdır. (34:45)







