Hamse-i Âli Âbayı ve Ehl-i Beyt-i Mustafa’yı doğru öğrenmeliyiz
Seyir Defteri | Bölüm 291 | 10 Kasım 2014 | 36′ 01”
Bir müslüman, Sünnet-i Peygamberîyeye tâbi olmadan iki rekatlık bir namazı bile kılamaz. Namazın başlangıcı olan abdestte bile sünnete riâyet var, ben hiç abdest alırken ağzına burnuna su vermeyen müslüman görmedim, ama bunlar farz değil, sünnet. Dolayısı ile her müslümen fiilen ehl-i sünnettir. Sünnet ehli olmazsa namazı bile kılamaz. (01:30)
Hz. Hüseyin, 10 Muharrem günü sabah namazı vaktinden sonra yârânı şehit olup iyice yalnız kalıp son savletini yapacağı zaman iki rekat salâtu’l havf kıldı, bu bütün kaynaklarda vardır. Salâtu’l havf, cenge giderken, yola çıkarken, kazadan beladan uzak olma endişesi ile Cenâb-ı Hakkâ hem dua etmek hem de sığınmak maksadı ile kılınan bir namazdır. (04:30)
Resûlullah Efendimiz’in sevdiğini sevmenin sevginin şartı olduğunu bilmemiz lazımdır. Sevdiğinin sevdiğini sevmek, sevdiğinin sevmediğini sevmemek… Bu iki fiilin teknik isimleri vardır: tevellâ, teberrâ. Bunları şia çok kullanır, onlar kullanıyor diye ben niye kullanmayayım? (05:50)
Müslüman her vesile ile komşusuna, kardeşine, akrabasına, tanıdığına, tanımadığına, din kardeşine, din kardeşi olmayana, hayvanâta nebatâta cemadâta ikramda bulunacak. Allahu Teâla’nın Kerim sıfatının tecellisi kulunda böyle olur. Bunun bidat ile alakası yoktur. (07:40)
Mübadele bir beladır, hiç irdelenmeyen bir konudur. Olduğu gibi kabul edilmiş ve üzerinde konuşulmuyor. Mübadele buradaki gayrimüslümler için de Türkiye’nin dışındaki müslümanlar için de bir beladır. Karaman Rumlarını sürdüler bu kanundan sonra, adam tek kelime Rumca bilmiyor. Osmanlı döneminde kullandığımız Arap alfabesi ile İncil yazıyor.
Efendimiz’in Hayber Yahudileri ile birleşip müslümanları arkadan vurma teşebbüsüne girişmeden önce Medine yahudileri ile beraber nasıl bir sistem içinde yaşadı ve bu sistemi Medine Senedi denen evrak ile sistematik hale getirdi ise biz de öyle yaşıyorduk. O zamanlar İstanbul’un nüfusu 40-60 gibi bir oranla gayrimüslim idi. Medine de öyleydi, ihanet etmeseydi öyle kalacaktı. Hz. Fatih’in, Hz. Ömer’in aklı ermiyor muydu? Netice meydandadır, toplumumuzun rengi solmuştur.
Eğin Kemaliye civarında gümüş madeni vardır, Kemaliye’de kırk tane gümüşçü vardı, hepsi Ermeniydi, ama Türkiye’nin malı diye satılıyordu. Banane adamın dininden, din kul ile Allah arasında zâti bir ilişkidir. Vatandaşlık başka şeydir.
Mübadele olmasaydı bugün dünya konjonktüründe bizim Rumeli’deki Türk ve müslüman nüfusumuz ne kadar olurdu, manzara ne olurdu? Yapılan bir iş hayır mı şer mi neticesinden belli olur. (08:45)
Ehl-i Beyt muhabbeti bir takım insanların tekelinde zannediliyor. Ne münasebet!.. Ayet var, “Ben yaptığım işten dolayı sizden bir ücret istemiyorum, sadece bana yakın olanlara meveddet gösterin.” Ayette geçen “kârib olanlar” Efendimiz’in asla kan ve sıhrî yakınları ile sınırlı değildir. Hz. Ömer’e, Hz. Ayşe’ye sebbedenler bu ayete muhalif davranıyorlar. Ayrıca Hz. Ayşe’ye sebbedenler onun müminlerin annesi olduğunu inkar ettikleri için İslâm dairesinin dışına çıkarlar. Bunları açıkça konuşmak lazımdır.
Ehl-i Beyt ile Âli Aba’yı da bilmek lazımdır. Ehl-i Beyt deyince beş isimden bahsediyorlar, o hamse-i âli âba… Ehl-i Beytin içinde o… Ehl-i Beyt-i Mustafa daha geniş. Çocukken ölmüş olsa bile Hz. Muhsin bin Ali, Efendimiz’in torunu değil mi? Yine çocukken ölmüş bile olsa Abdullah bin Osman, Efendimiz’in torunu değil mi, Rukiye validemizin çocuğu değil mi? Hz. Fatıma Ehl-i Beyte dahil de Rukiye, Ümmü Gülsüm, Zeynep neci? Efendimiz’in evlat ayırdığını mı düşünüyorlar? Mahluk ayırmayan Resul-ü Zîşân evlat ayırır mı?
Hz. Fatıma sevgili ablalarının isimlerini yavrularına vermiştir. Sonra sen Fatıma’yı seviyorum diyorsun, Zeynep’i, Rukiye’yi, Ümmü Gülsüm’ü umursamıyorsun. Bu cahillikten ben bıktım, yeter!.. (15:35)
Farsça’da deşt çöl demektir, Kerbela civarından bahsedilirken Farsça deşt-i Kerbela, Kerbela çölü denir. Bunu duyup Kerbela’yı hakikaten çöl zannedenler var. Dünyanın en yeşil şehirlerinden biridir Kerbela. Suyun bu kadar bol olduğu yerde suya set çekip Hz. Hüseyin Efendimiz’in ve yârânının adeta bir çöl susuzluğuna mahkum edilmesinden dolayı Kerbela’ya çöl denmiştir. (19:35)
Fuzulî Hazretlerinin su redifli naât-ı şerifinin suya yazıldığını zannedenler var. O şiir suya yazılmış bir şiir değildir, Resûlullah Efendimiz’e yazılmış bir naâttır ama su rediflidir. Maalesef ders kitaplarında bile su kasidesi diye geçince suya yazılmış gibi anlaşılıyor. Sonunda da söylüyor zaten:
Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam
Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su
Yümn-i naatünden Güher olmış Fuzûlî sözleri
Ebr-i nîsândan dönen tek lülü-i şehvâra su
Naat olduğunu kendisi söylüyor… (21:10)
Bazı cahiller ve cahilliklerinin üstünde küstahlar utanmadan ehli sünneti Yezid ve Muaviye taraftarı gibi görüyorlar. Estağfirullah… Şu kadar toplum içinde Muaviye ve Yezid isimli adam tanıyor musun? Bu durum, toplumun bu adamlara nasıl baktığını gösterir. Muaviye hakkında bir takım laflar vardır, ashabdandır, hazret deyin diye. Mekke’nin fethinden sonra kılıç zoru ile müslüman olmuş. Bir de vahiy katibi diyorlar, Mekke’nin fethinden sonra ne kadar vahiy geldi ki Efendimiz’e, onun katipliğini yapsın? Mekke’nin fethinden sonra Medine’ye mi gitti ki Muaviye vahiy katibi olsun? Bizim kimseye düşmanlığımız yok, yaptığı iş hatalıdır, içtihadı bozuktur, Hz. Ali’nin içtihadı doğrudur.
Muharrem’de konuşmamız gereken Hz. Hüseyin’in başına gelen değildir, oradan kaynaklanan tefrika ne, onu çözmemiz lazımdır. Hz. Hüseyin’in şehadeti büyük bir tefrika sebebi olarak kullanılmaktadır. Bunların aşırıları İslâm dairesi dışındadır, bunu kimse niye söylemiyor, anlamıyorum.
Bunu da bir düşmanlık sebebi ile değil doğruyu konuşmak adına yapmak lazımdır. (25:40)
Toplumumuzun Hamse-i Âli Âbayı, Ehl-i Beyt-i Mustafayı doğru öğrenmesi lazımdır. Alevi nedir, şii nedir, ehlü sünnet nedir, haricilik nedir, ameli mezhepler, itikadi mezhepler nedir.. bunların doğru bilinmesi gerekir. (29:15)






