Vakti de Allah yaratmıştır, her yaratılmış şey gibi vakit de mübarektir. Bizim beğendiğimiz, beğenmedimiz şeyler nisbidir. Burada bir artık olsa bizim için iç kaldırıcı bir şeydir ama kaç milyon bakterinin ziyafet sofrasıdır? Allah, kara gecede karataş üstünde kara karıncasından vazgeçmez. Rezzak-ı Âlem’dir. Öyle ise hakikette çirkin bir şey yoktur ancak insana göre güzel ve çirkin elbette vardır. Bu da subjektif değildir, Allah ve Resûlünün koyduğu ölçülere göre güzellik çirkinlik vardır. (01:40)
Allah batıl hiçbir şey yaratmamıştır. Mesela musıkiden bahsedilirken dinî – lâdinî deniyor, lâdinî diye bir şey yoktur, dine uygun olan ve olmayan şey vardır. Ölçü dindir. Allah indinde din İslâm’dır.
Müslümanlık Resûl-ü Ekrem Efendimiz ile değil Hz. Adem ile başlamıştır. Ama bütün peygamberlerin getirdiği tebligata insanlar bir şeyler sokmuş, çıkarmışlar, unutmuşlar, uydurma kitaplar yazmışlar ve muhafaza olamamış, hiçbirinin hakikatı kalmamış. Ama Efendimiz’e nazil buyrulan Kitap Allah tarafından korunacağı vaadedildiği için hiçbir hükmü, noktası, virgülü değişmemiştir.
Ama kendi bazı düşüncelerine Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerini perde yapmak isteyenler hep olmuştur, hala olmaktadır, olacaktır. (04:30)
Hz. Adem’in 100 sayfalık suhufu vardır, Hz. İbrahim suhuf sahibi bir peygamberdir. Dört büyük kitabın ilk üçünün aslı kaybolmuştur, bugünkü kitaplar onlar değildir. Yahudiler bunu inkâr eder ama Hristiyanlar etmezler. İznik konsilinde pek çok İncil’in dörde indirilmesi kararı alınmıştır.
Hasılı müslümanlık Hz. Adem ile başlamıştır ama hepsi kaybolmuştur, Muhammedî müslümanlık devam etmektedir, kıyamete kadar da devam edecektir. Biz dualarımızda, hasıl olan sevaptan bütün iman ehli olanların ruhlarının da hissemend olmasını Rabbimiz’den diliyoruz, iman ehli olanlar Muhammedî olanlardan ibaret değildir. Hz. Adem’den itibaren olanlardır.
Bazen de “cümle ehl-i tevhide” diyerek dua ederiz. Bazen kitap kendisine ulaşmamış bir kişide Allah’ın nefesinden ruh üflemesi ile içinde yaratıcısını arama ve bulma cevheri olur. Bu yetiği çalıştırıp Yaratıcısını bulan ve birleyen Zevât-ı Kirâm’a Ehl-i tevhid denir. (08:15)
Tefekkür sadece akıl ile olmaz, gönül de vardır bunun içinde. Gönlün tefekkürü de bir başka türlüdür. Akıl bildiği şeylerle bazı şeyleri analiz, sentez yapar, neticeye ulaşır. Gönül bilmediklerini de kullanır. Gönül İlhâmat-ı Rabbanînin geldiği yerdir, özel çalışma gerektirmez. Rabbim kime onu ihsan edecek o hiç belli olmaz. Allah kimi sever, kim Allah’ı sever biz bilmeyiz. (11:40)
Efendimiz’in dünyada kaldığı süre güneş takvimine göre 61 yıl 1 ay 18 gündür. Slogan bilgilerle olmaz. 63 yaş ay takvimine göredir.
Eskiden şöyle bir terbiye vardır, 63 yaşını geçenlere tevellüt kaç diye sorulduğunda haddi aştık derlermiş. Mukayese ederken bugün kullandığımız takvime göre Efendimiz’in yaşını mukayese etmemiz lazım. O zaman 40 yaşında peygamberlik lafının da yanlış olduğunu görürüz. O söz zaten yanlıştır çünkü “Adem toprakla su arasındayken ben peygamberdim” diye hadis-i şerif vardır.
Efendimiz’e peygamberliğinin ilanı güneş takvimine göre 38 yaş küsür aydır. (16:40)
Ayet aksi hiçbir şekilde iddia ve ispat edilemeyecek gerçek demektir. Allah’ın kelamı gerçek olduğu için onun adına ayet denir ama bu Âyât-ı Kur’aniyye’dir ama Allah’ın ayetleri Kur’an ayetlerinden ibaret değildir. Ayât-ı Kevniyye var… Güneş 100 yıl sonra bugün yine aynı şekilde doğacaktır, batacaktır. Bu ayât-ı kevniyyedir. 12 Rebiülevvel tarihi de Allah’ın ayetlerinden biridir.
Efendimiz Hazretleri’nin dünyaya teşriflerinin 12 Rebiülevvel olduğu kendi Hayat-ı Seniyyeler’inden ziyade daha sonra kayıt işlemleri başladığında, mesela Hz. Ebubekir’in Beytü’l Mâl müdür tayin ettiği zamanlarda, yani ihtiyaçların bürokrasiyi icap ettirdiği zamanlarda kayıt altına alınmıştır. Efendimiz’in Hayat-ı Saadetleri’nde bunlara ihtiyaç yoktu, Efendimiz ne derse yapılıyordu.
Teslimiyet böyle güzel bir şeydir. Bir büyüğe teslim olursun, ne derse yaparsın, oh keka, hiçbir şey düşünmezsin.
O zaman özellikle Efendimiz’in amcaoğlu Abdullah ibni Abbas bu tarihleri kurcalamaya başladı ve 12 Rebiülevvel tarihini katileştirdi. (21:20)
Her insan yaptığı her işin, söylediği her sözün cevabını Allah’a vereceğini bilmelidir. Ben şuna inanıyorum, Resûlullah Efendimiz de bidat-ı hasene işlemiştir. Misal; Mescid-i Nebi’yi inşa ettiği zaman aydınlatma için hurma kütüğü yakıyordu, sonra bir zât geldi yağ kandili getirdi. Efendimiz kandili görünce onu yapan kişinin iki yanağını avcuna almış, iki omzunu tutmuş, yüzünü kendisine yaklaştırarak “Senin bu yaptığın çok güzel bir şey, Allah senin de sülalenin de gönlünü aydınlatsın” diye uzun uzun dua etmiştir. Efendimiz de Ashab-ı Kirâm da “biz eskiden hurma küüğü yakıyorduk, hala hurma kütüğü yakalım” dememişlerdir. Adet değiştirmek bid’at-ı hasene değil mi?
İşin doğrusu olan aydınlanmayı konuşmuyoruz da kandildi, ampuldü, petrol lambasını konuşuyoruz, bu aletler önemli değildir. Aydınlanmak önemlidir. Aydınlanma aracının değişmesi bidat değildir. (25:05)
Efendimiz’in elbette doğum günü kutlanmıyordu. Allah, Habibini dünyaya 12 Rebiülevvel’de göndermiştir, hicret Medine’de 12 Rebiülevvel’de bitmiştir. Efendimiz’in hastalığı 26 Safer’de başlamıştır. Efendimiz’in Âlem-i Cemâl’e doğması da 12 Rebiülevvel’dir. Dolayısı ile 12 Rebiülevvel tarihi Cenab-ı Hakk tarafından Tertib-i İlahi’ye dahil edilen bir ayettir. (28:55)
Dünya ve ahiret ayrımı şaşılar içindir. Bu ikilikten vazgeçelim. Ol emrinden ebediyete kadar gidecek bir hayatımız var. Bu ayrımlar sadece bir yere çok bağlı olmaktan kaynaklanıyor. Dünyaya çok bağlıyız o yüzden öbür tarafı başka şey zannediyoruz.
Efendimiz ne buyuruyor “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya cehennem çukurlarından bir çukurdur”. Kabirden kasıt kazılan çukur değildir, makamdır. Demeki ki kabir makamında bir hayat vardır. Kabir hayatı varsa biz sadece boyut değiştireceğiz, hayat devam edecek. Zahir batın, din dünya, dünya ahiret ayrımlarının hepsi yanlıştır. (37:55)
Hz. Mevlâna buyuruyor ki “Gül mevsimi geçti, güller soldu diye karalar bağlayacağına, gül suyu varya onu kokla”. Göz cemal ister, özlenir o ayrı mesela.
Efendimiz’in son yavrusu Hz. İbrahim aniden hastalanıp göçmüştür. Efendimiz yavrusunu kucağına almış, Hz. İbrahim Efendimiz’in kucağında teslim-i ruh etmiştir. Efendimiz göz yaşları dökmeye başlamış ve Hz. İbrahim’in yüzüne bakarak şu mealde sözler söylemiştir: “Eğer sonra gidenlerin evvel gidenlere kavuşacağını bilmeseydim, senin bu gidişine daha çok yanardım. Seni özleyeceğim ama biliyorum ki birgün buluşacağız.”
Ashab-ı Kiram’ın hepsinin yoluna başımız feda ama Ashab içinde de Efendimiz’i anlamayanlar olmuştur. Efendimiz Hz. İbrahim’in cenazesinde ağlayınca Ashab’dan soranlar oldu: “Hani ölünün arkasından ağlamayı yasaklamıştın?” Efendimiz cevaben şöyle buyurmuştur: “Ben size yaka bağır yırtmayı, bağırıp çağırmayı, “benden başka yavrusunu alacak adam bulamadın mı” diye Allah’a kafa tutmayı yasakladım. Ben babayım, elbette hüzünlüyüm, elbette ağlarım.” (45:10)
Bir Şeyh Alâaddin Efendi vardı, Rumelili… Yavrusu askerlikten geldi, trafik kazasında göçtü. Evde feryat, figan… Şeyh Efendi eve girince bu manzarayı görmüş ve demiş ki: “Niçin ağlıyorsunuz bre, gözyaşı dökecekseniz Ehl-i Beyt-i Mustafa’ya dökeceksiniz. Verdiği zaman güldünüz aldığı zaman niye ağlıyorsunuz. Veren de O, alan da O. Ağlamayacaksınız. Resûlullah Efendimiz kaç tane evlat gömdü, ben bir tane gömmüşüm çok mu” Buna ben şahit oldum, İzmir’de yaşardı Alâaddin Efendi, Allah rahmet eylesin.
Bizim büyüğümüz, Orta Asyalı atamız, Ahmed Yesevî Efendimiz, o zaman kullanılan takvime göre konuşuyorum, 63 yaşında kabir kazdırmış ve içine girmiştir, “Resûlullah 63 yaşından sonra dünyaya bakmadı ben de bakmayacağım” demiştir. Bu bir dini gerekçe değildir, buna muhabbet derler, muhabbeti olmayanın aklı ermez. Dini mükellefiyetlerden ibaret görenler bunları anlamazlar.
Ahmet Yesevi Hazretleri “Resûlullah evlat acısı gördü, ben görmedim. Oğlumun ölüm haberini getirene atımı hediye edeceğim” demiştir. Çok cins beyaz bir atı vardır Ahmed Yesevi Efendimiz’in. Alçak herifler, o atı almak için oğlunu öldürmüşlerdir.
Veysel Karanî Hazretleri Uhud’da Efendimiz’in iki dişinin şehit olduğunu duyunca “Resûlullah’ın dişi kırıldı, ben sağlam dişle gezmem” deyip alıyor kayayı dişini kırıyor. Sonra ya bu değilse, buysa diyor onu da kırıyor. 32 dişini birden kırıyor. “Doğru mu yanlış mı”yı tartışmak hatta Veysel Karanî diye biri yaşamamıştır diye tartışmak saçmalıktır, cehalettir. (50:20)
Biz bu dünyada Efendimiz’in dünyaya teşriflerinin sene-i devriyesini 12 Rebiülevvel’de kutladığımız gibi ahirette de ahirete doğmasını kutlayacağız.
Efendimiz doğduğu zaman Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe o sırada Kabe’de bulunan Abdulmuttalib’e selam vererek Abdullah’ın bir oğlu olduğunu müjdeledi. O sırada Ebu Leheb de Kabe’de babası ile birlikteydi. Ebu Leheb madem ki sen babama kardeşimin müjdesini getirdin ben de sana müjdelik olarak seni azad ettim demiştir. Efendimiz’in risaletinin ilanına kadar Ebu Leheb iyi amcadır ama ne zaman ki risalet gelmiştir, en büyük düşmanı olmuştur.
Ebu Leheb öldükten sonra basiret ve nazar sahibi bir veli onun ahiret halini görür. Ebu Leheb o zata demiş ki “kıyamete kadar azabım devam edecek fakat pazartesi akşamları O’nun doğumunu müjdeleyen cariyemi azad ettiğim için azabım yok oluyor.” Doğru mudur, yanlış mıdır?
“Ahret tedarikin gördüm diyenler
Er yarın Hak divanında bellolur.”
Olur mu olmaz mı orada anlarsın.
Efendimiz öyle buyuruyor: “İnsanlar uykudadır, kafaları teneşire vurunca uyanırlar.” (55:45)