Adamın bir yâri olmalı, ister yanında, ister yâdında
Şarkılar Seni Söyler – 2. Bölüm | 18 Nisan 2015 | TRT MÜZİK | 69′ 57”
“Vücud ikliminin sultânı sensin,
Efendim derdimin dermânı sensin
Bu cism-i nâ-tüvânın cânı sensin
Efendim derdimin dermânı sensin”
Biz iklim kelimesini coğrafyadaki iklim kuşakları olarak anlamak darlığına düşmüşüz, halbuki iklim aynı zamanda mülk karşılığı da kullanılır. Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri Sultan-ı İklim-i Rum diye kendini tarif ederken Roma hükümdarıyım demek istiyor. Malum Arapça’da o sesi yoktur, onun için Arap kardeşlerimiz doktor değil duktur derler. Dolayısı ile Rum aslında Rome yani Roma demektir. Sultan-ı İklim-i Rum demek Roma topraklarının da sultanı demektir. Vücud hem benim varlığım, adresim olan bedenimdir. Bu “ben” değildir, benim adresimdir. Ben daima bedenimde bulunurum. “Ben”im adresim bedenim ama beden “ben” değildir. Bir de içinde bulunduğumuz, var olan bir vücut var, kün emri ile yaratılmış, var edilmiş, vücut bulmuş bir varlık var. Hacı Arif Bey merhumun kastettiği vücud iklimi, hem benim adresim olan benim vücudumun, hem de içinde bulunduğum kevn vücudunun sultanı bir tanedir. Sultan saltanat sahibi demektir. Saltanat zannedildiği gibi yaldızlı sedirde oturup, billur bardaktan içmek, altın tabaktan yemek demek değildir. Saltanat söz dinletme yetkisine sahip olanlara aittir. Allah, Habibim’in huzurunda sesinizi O’nun sesinin üstüne yükseltirseniz amellerinizi yok farzederim diyor. Burada başka bir mana daha var, sadece Hayat-ı Seniyye-i Peygamberî ile sınırlı olarak O’nun dünya hayatında huzurunda bulunarak ses yükseltme değil O’nun sözünün üstüne söz söylemek ebeden devam edecek bir büyük kusurdur. Efendimiz sözün sahibidir yani saltanat O’na aittir.
Vücut doğmasından itibaren na-tüvan yani eskimeye başlamış bir varlıktır. Kimse dünyada kazık kakmayacağını bilmelidir, bu bilgi olgu haline yükselmezse kuru kuruya taşınan bir yükten ibaret olur, mutlaka bilgilerimizin davranış biçimlerimize intikal etmesi lazımdır. Efendimiz’in de hem bedenimizin hem içinde bulunduğumuz varlığın Sultanı olduğunu bilmek ve ona göre davranmak gerekir. (04:05)
“Unutturamaz seni hiçbir şey unutulsam da ben,
Her yerde sen, herşeyde sen bilmem ki, nasıl söylesem,
Bir sisli hazan kesilir ruhum eğer seni görmesem,
Neşemde sen, hüznümde sen bilmem ki, nasıl söylesem”
Aşık öyle demiş; bilmezdim kelimelerin bu kadar yetersiz olduğunu, aşık olmadan önce… Herkes aşıktır çünkü aşk yaratılış sebebidir, farkına varanlar aşık olduk derler. Ötekilerde üstü sisli hazan ile örtülüdür, örtülmesi demek yok demek değildir, o sis kaldırılınca aşk ortaya çıkar.
İnsan kelimesinin iki kökten türediğini söylüyor büyüklerimiz. Biri üns yakınlık demektir. Yani diğer mahlukata göre Cenab-ı Hakk’a yakın olanlar… Bir de nısyan yani unutma kökünden geliyor insan kelimesi. İşte Bezm-i Elest’deki ahitlerine vefa göstermeyenler, unutanlar, Allah’a kul olacağına nefislerine kul olanlar o nısyandan dolayı onlar da insandır ama üns sahibi değil nısyan sahibi insanlardır. Biz hangisindeniz, tartması kolay, teraziye vuruvelmeli, hangisinden olduğumuzu anlayıveririz.
أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللّهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ (E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn ayeti üzerine) Ahirette pişman olmayacak hiçbir kul yoktur diyor büyüklerimiz. O kadar büyük nimete uğrayacak olanlar var, velayet sıfatını ihraz etmiş, onlar da pişman olacaklarmış, keşke daha çok yapaydık diye… Ötekiler yapmadım diye pişman olanlar… Dolayısı ile o hüzün var. “Bir sisli hazan kesilir ruhum eğer seni görmesem…” Yâri görmek şart değildir, adamın bir yari olmalı, ister yanında ister yâdında… Eğer bu yar hakikaten senin içinde varsa, yanında da yâdında da olsa onu görmese de eserini görür. Onun için nakşa bakıp nakkaşı, resme bakım ressamı görmek lazımdır. (16:40)
“Aşkın ile aşıklar
Yansın ya Rasûlallah
İçip aşkın şerabın
Kansın ya Rasûlallah
Şol seni seven kişi
Verir yoluna başı
İki cihan güneşi
Sensin ya Rasûlallah
Şol seni sevenlere
Kıl şefaat onlara
Mümin olan tenlere
Cansın Ya Resulallah
Âşık Yunus’un cânı
Hilm ü şefaat kânı
Alemlerin sultanı
Sensin ya Rasûlallah!”
Biz yanmayı daima bir azap olarak algılar haldeyiz, halbuki “Odun yanarsa kül olur, adam yanarsa kul olur”.
“Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş” dışarılarda aranamaz, ayrıca ayet ile de sabit. (وَأَنتَ فِيهِمْ) yani “Sen onların içinde olduğun müddetçe”. Ben size şah damarınızdan daha yakınım diyen bir Yaratıcı’nın mahluku, kulu olduğumuzu söylüyoruz, sonra tasavvuf hayatındaki seyr-i sülûk denen manevi yolculuğu bile böyle bir mekandan Allah’a doğru gitmek olarak algılıyoruz, bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür, o yolculuk farkına varma yolculuğudur. Sana şahdamarından daha yakın olduğunu biliyorsun, okuyorsun ama bunu hayat haline getirememişsin. Bunu hayat haline getirme yolculuğunun adıdır seyr-i sülûk. Efendimiz Hazretleri’nin kabr-i saadetlerini, yaşadığı mekanları görmek, ziyaret etmek elbette güzeldir ama içinde yaşatmadıktan sonra, O’nun sünnetini yani davranış biçimlerini evvela taklid ederek, biraz daha büyüdükten sonra -yaşlandıktan sonra değil büyüdükten sonra- Zat-ı Seniyye-i Peygamberî’nin niçin hangi hikmet ile bunu yaptığını tahkik etmek ve o hikmete uygun davranmak sünnettir, yoksa Efendimiz’in yaptığının aynısını yapmak çocuk seviyesindekiler için sünnettir, hakiki sünnet O’nun hareketinin hikmetine uygun davranmaktır. Dolayısı ile beyaz giymek sünnet değil iklime uygun giyinmek sünnettir. (23:20)
“Eya sen sanma kim senden bu güftarı dehan söyler
Veya terkip olan unsur veya lahm-i zeban söyler
Hakikat söyleyen Allah
Seni evvel sana bildirmek muradın kast edip Mevla
Anasırdan giyip bir don yüzünden tercüman söyler
Hakikat söyleyen Allah
Hayal-i zıl yeter ibret görünen hayme-i tende
Değildir nutk eden suret derununda duran söyler
Hakikat söyleyen Allah
Şolar kim bilmedi nefsin areften almadı dersin
Değildir Hak’ka arifler özün bilmez yalan söyler
Hakikat söyleyen Allah
Kimindir bunca cünbüşler kimindir nutk eden cevher
Özünden arif olmadın kim senden özge kân söyler
Hakikat söyleyen Allah
Yarattı cümle eşyayı özün pinhan edip anda
Göründü nice bin yüzden veli kendi nihan söyler
Hakikat söyleyen Allah
“Sakâhüm Rabbühüm Hamrin” içen aşıklar ey Nakşi
Erer maşukuna anlar mekandan la-mekan söyler
Hakikat söyleyen Allah”
Nakşi-i Akkirmani Hz.
Normal kitapta okuduğun zaman la faile illalah – Allah’dan başka fail, fiil işleyen yoktur veya Fâil-i Hakiki Rabb’ül Âlemin’dir diye okursun. Ama Şeyh Nakşi Akkirmanî Hazretleri bunu sanat ile yani şiir halinde söylemiş. Musullu Hafız Osman Efendi de çok büyük bir bestekardır, çok eser vererek değil ama hiç kötü eser vermeyecek büyük bir bestekar olmuştur. O da musiki ile giydirmiştir. Dolayısı ile kitapta okuduğun bilgiden ziyade hem sözün hem sesin ahengine bürünmüş “Hakikat söyleyen Allah” ilahisini ezberlediğin zaman zaten La faile illallah’ı öğrenmiş olursun. Bizim musikîmizin, edebiyatımızın inceliği budur. (35:50)
“Ah nideyim sahn-ı çemen seyrini cânânım yok
Ah bir yanımca salınır serv-i hırâmânım yok
Yâr yâr kurbanın olam yâr
Dost dost hayranın olam dost
Yel lel li ye le la ömrüm ye le la te re li ye le la la mirim te re la li
Ah bir yanımca salınır serv-i hırâmânım yok”
Beste: Hacı Sadullah Ağa, Güfte: Enverî
* * *
“Yüceldikçe yüceldi yüce dağlar
Cemâl-i yâri görmez dîdem ağlar
Bakındı seyl-i çeşmim nice çağlar
Cemâl-i yâri görmez dîdem ağlar
Sabâ benden selâm söyle o yâre
Gönül mahzûn derûnum pâre pâre
Kaderde ayrılık varmış ne çâre
Cemâl-i yâri görmez dîdem ağlar”
Beste: Nedim Şükrü Bey (Kemençeci)
İnsanların farkında olmadıkları, kolay kolay da farkına varamadıkları bazı hastalık türleri vardır. Bunlardan çok yaygın olan bir tanesi de adam beğenmeme hastalığıdır. Kibrin muhtelif zuhurlarından biri ve en yaygın olanıdır. Yar akılla değil gönülle bulunur. Gönül ferman dinlemezdeki fermanı padişah fermanı zannediyoruz, o gönül sahibinin aklının verdiği fermanı bile gönül dinlemez demektir. Akla muhabbette yer yoktur. Ama muhabbet her varlık gibi bir hayatiyeti vardır, her hayatiyeti olanın besine ihtiyacı vardır. Muhabbetin asgari gıdası selamdır. Baklava böreği ise ızhardır yani karşındakina ulaştırmak. Bunları yapmadın, her varlık gıdasız kalınca ölür mü, muhabbet de ölür. Sonra sahn-ı çemeni ne edeyim? Halbuki yarin olsaydı samanlık seyran olurdu. Ama sahn-ı çemen bile yanında veya yâdında salınan yarin olmayınca lezzet alamazsın. Muhabbetsiz lezzet yoktur. Sen kimseyi beğenmeyerek, kendine kimseyi layık görmeyerek nefis dağlarını yüceltirsen hakiki sevgilinin yaratığı ve onun yansıması olan sanatının yansıması olan sevgiliyi bulamazsan, yani resmi göremezsen ressamı göremezsin. (42:15)
“Ey rahmeti bol padişah
Cürmüm ile geldim sana
Ben işledim hadsiz günah
Cürmüm ile geldim sana
Senin adın Gaffâr iken
Ayb örtücü Settar iken
Kime gidem sen vâr iken
Cürmüm ile geldim sana
Kuddusi İsyanda şedîd,
Kullukta bir battal pelîd,
Der kesmeyüb Sen’den ümîd
Cürmüm ile geldim sana”
Bu beste Neyzen Tevfik Kolaylı’nın… Biliyorsunuz ki her bestekar söz ile kendi arasında bir ilişki kurmadan o söze beste giydirmez. Niğde Bor’dan bir Kadirî şeyhi olan Kuddusi Hazretleri’nin bu güftesini seçmiş Neyzen Tevfik… Rahmetli Kani abinin bir ilahisi vardı “Eli boş gidilmez yere, günahla geldim sana Mevlâm”. Gidecek başka yer var mı? Ya yüzü ak gideceğiz, ya kara… Allah her türlü karalıktan bizi beyazlığa hicret ettiriversin… (54:20)
“Gözlerinden içti gönlüm neşeyi
Senden öğrendim gönülden sevmeyi
Sildi aşkın gözlerimden her şeyi
Senden öğrendim gönülden sevmeyi
Sen ışıksın, ben senin pervanenim
Mestinim, meftununum, dîvanenim
Ben senin gölgen değil de ya nenim
Senden öğrendim gönülden sevmeyi”
Beste: Şükrü Şenozan, Güfte: Hasan Âli Yücel
Biz sevgiyi iyi tanımadığımız için bir kimseyi elde etme arzumuzu sevgi zannediyoruz. Sevginin asla ve kat’a tek taraflı olmayacağını bilmiyoruz. Sevgi karşılıklıdır. Sevgi yukarıdan aşağıya doğrudur. (63:45)






