Resûlü Kibriyâ Efendimiz’in ahirete irtihali
Seyir Defteri | Bölüm 17 | 1 Mayıs 2008 | 55′ 34”
Osmanlı Tarihini okurken I. Ahmed Han’a kadar okurum ve teferruatı ile bilirim. I. Ahmed’den sonrasını çok iyi bilmem çünkü sevmem. Pek içim acır, pek üzülürüm, o yüzden okuyamam. Ne zaman okumaya çalışsam özellikle Rumeli topraklarının kaybı içime oturur, okuyamam. Efendimiz’in de ahirete teşrifinden bir ehli dünya olarak pek bahsedemem, dayanamam.
Allahu zü’l Celâl kullarının dostu olmak itibari ile öyle bir büyük merhamet sahibidir ki ehli dünyayı 12 Rebiülevvel’de Resûlü Kibriyası’nın dünyaya teşrifi ile sevindirdiği gibi ehl-i ahireti de 12 Rebiülevvel’de ahirete teşrifi sebebi ile sevindirecek. Onun için ehl-i ahiret olduğumuz zaman 12 Rebiülevvel’de de kandil yapacağız, bayram yapacağız. (04:15)
Elbette baki olan yalnızca Allahu zü’l Celâl’dir. “Ben size nimetimi tamamladım ve din olarak İslâm’dan razı oldum” mealindeki ayet geldiğinde ve Efendimiz bu ayeti ashabına tebliğ ettiğinde ashab sevindi, dinimiz tamamlandı diye. Ama Hz. Ebubekir başladı ağlamaya. Niye diye sorduklarında Hz. Ebubekir “Nimet tamamlandı, peygamberin yapacağı bir şey kalmadı. Efendimiz gidiyor” dedi. Hz.Ebubekir’in feraseti, nazarı ayrı bir incelik…
Efendimiz’in yüksek hararetli, ateşli bir rahatsızlığı vardı. Kendi mübarek vücuduna tatbik edildiği için sünneti seniyye olarak bakılabilir çünkü müsaade etmiş, bileklerine, dirseklerinin iç tarafına, boynuna, ayak bileklerine sirkeli suya batırılmış bez bastırılmıştır.
Bu mevzuda hemen Hz. Mevlâna’yı hatırlıyorum. Konya’nın kış ayında, buzların sarktığı zamanlarda çok ateşli bir hastalık geçiriyordu. Hatta o yüksek hararetin getirdiği dalgınlıkla karpuz ister Hz. Pîr. O da ayrı keramet meselesidir.
Keramet haktır, gerçektir. Peygamberlerin mucizeleri ne kadar hak ve gerçekse evliyanın keramâtı da haktır ve gerçektir. Sakın dil uzatmaya kalkmasınlar. Allah muhafaza buyursun, o keramât sahibi evliyaullah o dil uzatanların dilini koparıverir.
Kış günü karpuz bulunmuştur. Mevlevî geleneğinde Şeb-i Aruz’da karpuz yeme geleneği vardır. (06:15)
Efendimiz rahatsızlığının son zamanlarında mescide çıkamayacak durumdaydı. Bunun da doğru bilinmesi lazımdır. Efendimiz nafileleri, sünnetleri mescidde değil de evde kılardı deniyor. Ahali bilmiyor ki Efendimiz’in evi neresi, mescid neresi. Oldu olacağı arada bir perde var. Zannediyorlar ki bizim mahalle camisi gibi Efendimiz evinden çıkardı camiye giderdi, orada farzı kılar, gider evinde sünnet kılardı. Böyle değildir. Hane-i Saadet ile mescid arasında duvar bile yoktur, perde vardır. Perdeyi çekiyor bir adım atıyor mescidde, bir adım atıyor evde.
Efendimiz mescidde elçi ağırlamıştır, nikah kıymıştır, ikram yapmıştır yaptırmıştır. Bir caminin fonksiyonu namaz kılmaktan ibaret değildir. Hatta hadis-i şerif vardır “Mescidlerde nikahınızı kıydırın” diye. Bundan kasıt nikahı çok insanın duyması görmesidir.
Camilerde çocuklara kızanlar büyük değildirler, yaşlanmış ama büyüyememişlerdir. Çocuk camiye gitmeyecek de nereden öğrenecek? Caminin kapısından korkarak girerse büyüyünce kaçar. Korku ile terbiye olmaz, sevgi ile muvaffak olunamayan yerde geçici bir müddet için olabilir. (10:55)
Efendimiz bir perde ile ayrılmış olan evinden mescide çıkamayacağı zaman Hz. Ebubekir’i imam olarak vazifelendirmiştir. Hastalığı sırasında bir keresinde Efendimiz yakınlarının desteği ile mescide girer. O sırada Hz. Ebubekir imamlığında namaza durulmak üzeredir, Hz. Ebubekir Efendimiz’i farkedince durur, Efendimiz devam etmesini söyler. Burası çok incedir, alemlerin varoluş sebebi, Resûl-ü Kibriyâ Efendimiz Hz. Ebubekir’in arkasında namaza durmuştur, O’na ittiba etmiştir. Hz. Ebubekir’e ittiba etmek sünnet-i seniyyedir, fiil-i sünnettir. (15:05)
Peygamberlerin vücutları da namahremdir. Lalettayin gassalin yıkadığı meyyite benzemez. Ama usuldür, kaidedir, o iş yapılacaktır. Efendimiz’in mübarek ve fani bedenleri “Fatıma bendendir, Ben Fatıma’danım” hadisinin sadır olduğu Hz. Fatıma ve Hz. Fatıma’nın namahremi Hz. Ali tarafından gasledilmiş ve defnedilmiştir. Efendimiz’in mahremi yavrusudur, orada cinsiyet olmaz. Hz. Ali de Hz. Fatıma’nın mahremidir. Onun için ikisi tarafından Efendimiz gasledilip defnedilmiştir. Bu Efendimiz’e mahsus bir haldir, aynen zevce-i muhteremelerinin sayısının dört ile sınırlı olmadığı gibi. Makbulü tekdir. Keza mut’a da Hz. Ömer tarafından yasaklanmıştır çünkü hakikaten nefsani kullanılacaktır. Bugün hakikaten bazı ülkelerde bu şekilde nefsani kullanılmaktadır. (17:20)
Hz. Ömer’in ahali tarafından çok kullanılan bir hadisesinin doğru tefsir edilmesi lazımdır. Cellali bir zat olduğu biliniyor Hz. Ömer’in. Efendimiz’in ahirete teşrif ettiği konuşulmaya başlanınca kılıcını çekiyor “kim öldü derse kafasını keserim” demiştir. Burada Hz. Ömer’in Resûlullah Efendimiz’in ahirete teşrifini kaldıramaması öne sürülmektedir, bu noksandır. Tasavvuf terbiyesi bilmeyenler bunu bilmezler. Tasavvufda bir mürid mürşidi göçtüğü anda gönülde, kalpte büyük bir boşluk husule gelir. O boşluğa evvela şeytan girer ve der ki senin mürşidinden büyük adam yok, sakın kimseye eyvallah deme.
Mürşid dediğimiz Risaletpenah Efendimiz’in varisidir, peki Risaletpenah Efendimiz’in mübarek bedeni, cemali gözden ırak oldu, o gönüller ne olur biliyor musun? İşte Hz. Ömer’in sözü ona mani olmak içindir. Nitekim Hz. Ebubekir’e yapılan biat o gönüllerdeki boşluğu doldurmak içindir.
Hz. Ebubekir Efendimiz’in yerini dolduramaz ama görev yerini doldurur, inceliklere dikkat etmek lazımdır. (20:20)
Efendimiz’in göçmesi sonrasında Hz. Ebubekir’in söylediği sözün manası şudur: Elbette Muhammed Mustafa Efendimiz zât olarak fanidir ama Onun tebliğ ettiği Allahu zü’l Celâl’in varlığı bâkidir. Bunu doğru anlayın diye daha sonra irtidat edecek olanlara ikazda bulunmuştur. Demin arzetmeye çalıştım, mürşid göçünce müridin gönlünde büyük bir boşluk olur, Peygamber vefat edince de ümmetin gönlünde büyük bir boşluk oldu. İşte irtidat edenler “Muhammed öldü, din bitti” zannedip dinden çıktılar. Din peygamberin zâtı ile kâim değildir, dinin tebliğcisi peygamberdir, dinin sahibi Allah’dır. Hz. Ebubekir o boşluğa mani olmak için biat almıştır.
Hz.Ali Efendimiz Hz.Fatıma göçene kadar biat etmedi. Oradaki hikmeti ondan sonra uyduruk laflara bağlamaya çalışıyorlar. Hz. Ali’nin asla ve kat’a tereddütü yoktur. Hz. Ali gibi bir adam tereddüt eder mi? Hz. Fatıma’yı bilmiyorlar. Hz. Fatıma, Hz. Ali’nin taht-ı nikahında… Sonra Efendimiz göçtükten sonra Hz. Fatıma kendi odasına çekildi, oraya beytü’l hazen, hüzünler evi ismini verdi, pek insanların içine çıkmadı.
Hz. Ali, Hz. Fatıma’nın vefatından sonra Hz. Ebubekir’e, onun vefatından sonra Hz. Ömer’e, onun şehadetinden sonra Hz. Osman’a biat etmiştir. Hz. Fatımanın ahirete teşrifinden sonra evlendiği diğer validelerimizden olan çocuklarının isimleri, Ebubekir’dir, Ömer’dir, Osman’dır. Yine Hz. Ali’nin Hz. Fatıma validemizin ahirete teşrifi sonrası evlendiği validelerimizden birinden olan kızı Ümmü Gülsüm’ün kocası Hz.Ömer’dir. Hz.Ömer ile arası açık olsa kızını verir mi? (28:50)
Hz. Ali’nin altı aylık biat etmeme süresi Hz. Fatıma ile alakalıdır. Hz. Fatıma’yı tanımak lazımdır. Bazı şeyler ehline malumdur, diğer insanlara da o ehillere tabi olmak düşer. Peygamber kızının kocasıi peygamber kızı varken başkasına eyvallah demez. Biat muamelesi yapamaz, nikah var. Biatin ne olduğunu bilseler bunları konuşmazlar. Biat ettiğin zaman sana tabi olanlar da biat etmiş olur, Hz. Fatıma kimseye biat etmez. Hz. Fatıma lalettayin birisi değildir. Hadisleri tekrar hatırlayalım “Ben Fatımadanım, Fatıma bendendir”, “Onun eti benim etimdir, kanı benim kanımdır.” Daha ileriye gidemeyiz, Allah şefaatlerine nail etsin. (36:50)
Resûlullah Efendimiz’in kâim-i makamı olan Hz. Ebubekir Efendimiz çok önemli bir şey yapmıştır. Birincisi; müslümanlığın hepsine tabiyiz ama zekat işine aklımız ermiyor, biz kazanıyoruz başkası yiyor diyenlere katiyen taviz vermemiştir. Hz. Ömer gibi cabbar bir zât bile biraz idare etsek alışırlar diye yumuşaklık göstermiştir. Hz. Ebubekir gibi yumuşaklığı ile bilinen bir zât ise zerre miktar olsa taviz vermem demiştir ve bu şekilde dinden çıkanlara karşı savaş açmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de zekat ve namaz hep beraber geçer ve dikkat buyurun Allah Kur’an’da namazı kılın demiyor, ikame edin diyor. İkame tabiri bitici bir şey değildir, ensen teneşire vuruncaya kadar namazdasın. Bu namazın vakitlerle ilgili olan belli şekilli ritüeli olanı var, o vakitler haricinde de şekilsiz, ritüelsiz olanı var. Salâtu dâimun ona derler. (40:45)
Hulefâ-i Râşidîn dört halifeden ibaret değildir. Daha sonra gelen II. Yezid Hazretleri, dikkat buyrulsun II. Yezid Hazretleri, Ömer ibni Abdülaziz Hazretleri gibi Hulefâ-i Râşidîn’e dahil olan zevât-ı kirâm vardır. (44:10)
Resûlullah Efendimiz’in alem-i ahirete geçmesi ile bu iş bitmemiştir, kendisinin risaletinden varisi olanlar, nübüvvetinden varisi olanlar, velayetinden varisi olanlar vardır, kıyamete kadar sürecektir. Efendimiz’in övülmesi hakkında söylenen sözlerin hiçbirisi O’nu övmeye yetmez. Efendimiz’in övülmesinin hiçbir mahsuru olamaz çünkü Allah Efendimiz’i hiçbir kuluna tanrılaştırmaz. Resûlullah Efendimiz’e tanrılık isnad eden bir sapıklık asla olmamıştır. Başka zatlar hakkında olmuştur. Efendimiz’i hakkı ile övmek mümkün değildir. Biz Efendimiz’e layıkı ile salât edemediğimiz için Allah’dan yardım istiyoruz. O’na salat edemiyor olduğunu bilip Cenab-ı Allah’dan yardım istemek aynen O’na salât etmektir. Efendimiz’den “Efendimiz” diye mesela tazimde bulunmak salâtu selam okumak demektir. Efendimiz’e salat okumak tazimkâr konuşmaktır. (47:05)
(Tuğrul Efendi’nin Şeyh Zekai Efendi’den okuduğu naat)
Gönül aşk-ı Habîb-i Kibriyâya âşinâ olsun
Dil-i zulmet-sarâyım ol zıyâdan rûşenâ olsun
Varup şevk-ıla Yâ Rab yüz süreydim ravza-i pâke
Türâb-ı âsitânı çeşm-i câna tûtiyâ olsun
Hezârân cân deger ol buk‘anun her zerre-i hâki
İrersem Yesrib ü Bathâ iline cân fedâ olsun
Gubârun ol ilün çûb-ı mugaylânıyla kühl idem
Küdûret zâil olsun çeşm-i cânım pür-zıyâ olsun
Şefîr-i kabrim olsa hâk-i pâyun yâ Resûlallah
O a‘lâ cevhere sermâye-i cânım bahâ olsun
Gam-ı hecrin dil-i vîrânımı âteşlere yakdı
Nigâh-ı iltifâtınla derûnum pür-safâ olsun
Sevâd-ı vech-ile âsî günahkârı kabûl eyle
Zekâyî cânfedâ-yı hânedân-ı Mustafâ olsun.
(53:25)





