Dem bu demdir, an bu andır
Seyir Defteri | 24 Ağustos 2013 | Bölüm 282 | 52′ 44”
Aklı başında hiçbir kimse kendi canına kıyamaz. Aklı başında olunmadan yapılan işlerden de mesuliyet olmaz.
Kendi canına kıyanın cenaze namazı kılınmaz deniyor, “La ilahe illallah Muhammeden Resûlullah” diyen herkesin cenaze namazı kılınır.
Müslüman bir toplumda bu kadar intihar neden var diye soruluyor. Kimse kusura bakmasın ama müslüman bir toplum muyuz? Evvela ona bakalım.
Her şeye rağmen bütün toplumlar içinde en az intihar vakası müslüman toplumlardadır. Yine en az rastlanması gereken boşanma ise ne yazık ki ülkemizde çoğalmaktadır. Bu ciddi bir problemdir. Evlilikler doğru yapılmadığı için boşanmalar çoğalıyor, geçimsizlikten değil. Evliliklerin doğru ölçülerle yapılması lazımdır. Muhabbetsiz bir toplum olduk, muhabbetimizi ızhar etmiyoruz. Sevginin ne olduğunu bilmiyoruz, geçici gönül kaymaları, hevesler, arzular sevgi zannedilip evleniliyor, heves geçince de boşanma oluyor. Olan aradaki yavrulara oluyor. Şefkatsiz, muhabbetsiz, yuvasız büyüyen bir çocuktan genellikle hayır gelmez. (03:40)
Necip Fazıl Bey’in kimliği, kişiliği, bankacılığı ayrı meseledir. Önemli olan fikirlerinin ne olduğu ve bu fikirlere nasıl, ne zaman, ne ile sahip olduğunu öğrenmek lazımdır. Tasavvufa adım atmadan önce Necip Fazıl güzel Türkçesi olan, dehşetli laf sokan bir şairdir. Necip Fazıl Bey’in bu sanatını doğru istikamette kullanması Abdülhâkim Arvasî hazretlerinden sonra olmuştur.
Mürid mürşid ilişkisi lâteşbih karı koca ilişkisi gibidir, mahremdir. İkincisi, benim güzelim bana aittir. Abdülhâkim Arvasî hazretlerinin bir hali Necip Fazıl Bey’e tesir eder, aynı hal bir başkasının uzaklaşmasına vesile olur.
Efendimiz Hazretlerinde bütün esma olunca her meşrebe cevap verme var ama Resûlullah Efendimiz’in varisleri kendi esmaları ile paralel olarak Efendimiz’e varisdirler, tamamına değil. Onun için her velinin hem ismi âzamı değişiktir hem esmaları değişiktir. Bu meşreb olarak zuhur eder. Bu zuhura gelişten dolayı o esmaya yakın esmalar onunla temas ederler.
Mürid mürşid ilişkisinde kişinin kendi halini anlatan kitaplar vardır, sadece Necip Fazıl Bey’in O ve Ben eseri ile sınırlı değildir. Ama bu onların halini bize öğretmek ve o muhabbeti taşımanın getirdiği hali paylaşmak içindir. Ama aynı yakınlık okuyanda oluşmayabilir. (15:20)
(Zaman, an, dehr, dem, vakit, ebu’l vakit, ibnü’l vakit nedir sorusu üzerine)
Bir zat, deniz kenarında bir adam görmüş. Adam, oturmuş denizi seyderiyor, hiçbir şey yapmadan oturuyor. Adamı izleyen zat nihayet dayanamamış, adama sormuş: Ne yapıyorsun? Adam dalgaları sayıyorum, demiş. Seyreden kişi “Kaç oldu” demiş? Adam cevap vermiş: Gelen geldi, bu gelen 1 demiş. Bu bir cevaptır.
Bir başka şey daha… Aşağı yukarı 90 yaşına yakın, Rumeli asıllı bir şeyh efendi vardı, 74 gibi göçtü. Rıfai Şeyhi Mustafa Efendi Hazretleri. Mahdumu onun yaşlı zamanında ona şöyle demiş: Efendi baba, bunca yaş yaşadın, ne gördün, hayat nedir?
Şeyh Efendi şöyle cevap vermiş: “Oğlum, geçmişler mazide kaldı, önümüzdeki hali Allah biliyor, dem bu dem, an bu an.”
Aslında zaman bir ân-ı vâhidden ibarettir. İçinde bulunulan zamanın gereğini yerine getirmek yaratılış hikmetine uygun yaşamak demektir. Ramazan’da oruç tutmak, arefe günü Arafat’ta bulunmak, namaz vakitlerinde namaz kılmak, uyku vakitlerinde uyumak, dinlenme zamanı dinlenmek, çalışma zamanı çalışmak gibi zamanın gerektirdiklerini yapmak tasavvufun tariflerinden biridir. Anın nakdini ödemeye tasavvuf derler.
Dehr genellikle dünya kelimesinin anlamı ile paralel kullanılır. Dehr dünyada geçirilen zamanla ilgili kullanılır. Nefsin için kullanıldığında dünya dehrdir.
Dem, zamanın nakdini ödemekle alakalıdır. Dem bu dem demek zamanın nakdini vermek demektir. (26:40)
İslâm’da sır diye bir şey yoktur. İşin hakikatini bilmeyenler kendilerine bir sual sorulduğunda bu sırdır derler geçerler. Rumeli’de kendini Bektaşi şeyhi zanneden bir zat ile tanıştım, bir iki sual sordum, cevap yok. En nihayet dayanamadım, bana bak dedim, sen bunları bilmediğin için mi sır diye geçiştiriyorsun? Güldü. Babadan oğula geçme, saltanat gibi şeyhlik olmaz. Ehil evlat vardır ayrı mesele.
Bazen de sır denilen ama hakikatte sır olmayan şeyler vardır. Benim için sırdır, ben henüz senin söylediğin bir lafı algılayacak olgunluğa gelemedim. Onun için sen bana onu söylemezsin. Bunun tabiri vardır, süt çocuğuna buğday verilmez. (43:50)






