Dinle Neyden – 2. Bölüm

On 30 Kasım 2014

Dinle Neyden | 2. Bölüm | 16′ 15”

Geçen sohbetimizde Mesnevi-i Şerif’in ilk kelimesi olan Bîşnev yani dinle kelimesi üzerinde konuşmuştuk. Dinleyeyim ama neyi, sualinin cevabında kalmıştık. Hz. Mevlâna hemen ikinci kelimede bu sualin cevabını veriyor, “ney’i dinle”… Ney nedir? Yetiştiği kamışlıktan kesilerek ayrılmış, vücudunda ateşle veya bıçakla delikler delinmiş, altına ve üstüne yani başına ve ayağına hatta boğumları arasına teller sarılmış kupkuru sapsarı bir hale gelmiş, içi boş bir kamış parçası… Ancak neyzenin Hû sadası ile içi doluyor, o zaman içindeki hava yakıcı bir ateş haline geliyor. Onun için Şair Nedim;

“Olmakta derûnunda hevâ âteş-i suzân,

Nâyın bilmem ki ne hâlet var içinde” diyor. (00:45)

Ney, neyzenin arzularının zuhur ettiği bir alettir. Ayrıca o zamanlarda ince kamışlar kalem olarak da kullanılırdı. Asli maddesi kamış olan kalem Cenab-ı Hakk’ın ismine yemin ettiği bir yüce alettir. İnsan bu dünya hapishanesine düşmeden Hakk ile arasına masiva perdesi çekilmeden beden kafesine ruhu hapsolmadan evvel tam hürrriyet ile ve Zât-ı Hak ile beraberdi. Sonra kendi iradesinin hiçbir dahli olmadan dünyaya indirildi. Yani ney olan kamışın kamışlıktan kesildiği gibi vatanı aslisinden kesildi. Dünyaya geldiğinde insanoğlunun ilk iş ağlamak oldu. O ağlamak fiziki olarak ciğere hava dolmasının yakıcılığının tesiri ile anlatılır. Ama bazı zevat böyle izah etmiyor, dünyaya gelmekle vatanı asliden ayrılmanın acısı başlıyor, onun için ilk hareket bir feryad, bir ağlamadır. (03:10)

Nasıl ney neyzenin elinde bir aletten başka birşey değilse, insan-ı kâmil de Hakk’ın iradesinin tecellisinden başka birşey değildir. Bir hadis-i şerifte “Vatan sevgisi imandandır” buyruluyor, bu hadis-i şerifin derunî manâsına inersek, asli vatana olan hasret, ona olan sevgi hakiki imandır demektir. Hakk’a yakîn olmanın iki ana yolu var, birincisi insanların mükellef oldukları görevleri yani farzları yerine getirmeleri, bunun bir sonraki basamağı ise mükellef olunanlar kadarı ile yetinmeyerek üzerine daha fazla Hak ile yakın olacak hareketleri çoğlaltmaktır. (06:20)

Bu yakınlığı elde edebilenler için Cenab-ı Hak buyuruyor ki, “Benim bana yaklaşan öyle kullarım vardır ki, attıkları adım, tuttukları el, söyledikleri söz, baktıkları göz benim gözüm, benim elim, benim ayapım gibidir”. Bu söylenilen tevhidin çok önemli bir mertebesidir ki buna tevhid-i Zât denir. Kur’anî bir örnek vermek gerekirse, “Sen attığın zaman, sen atmadın, ben attım” mealindeki ayettir. Bedir gazvesinde Resûlullah müşriklerin üzerine bir avuç toprak attı. İşte Allah bunun üzerine bu ayeti buyurmuştur. Bir başka ayette, sure-i Fetih’te “Onların elinin üzerinde Allah’ın eli vardır” ayeti de bir başka tevhid-i Zât’ın Kur’anî anlatımıdır. (10:55)

Bu yakınlığa nail olanlar şöyle söylerler:

“Men bende şudem bende şudem, bende şudem

Men bende be-haclet ser-efkende şudem

Her bende şeved şâd ki âzâd şeved

Men şâd ez-ânem ki Tura bende şudem”

yani

“Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum!

Kulluk vazifemi hakkıyle ifa edemediğim için utandım da başımı önüme eğdim.

Her köle âzâd edilince sevinir

Ben ise sana kul oldum diye seviniyorum ya Rab…”

İşte Hz. Mevlâna böyle buyuruyor. Bu nevî manâlardan haberdar ve bu manâları yaşadığına hiç şüphe olmayan şair Avni yani Fatih Sultan Mehmed Han da diyor ki,

“Zülfünün zencirine bend eyledün şâhum beni

Kulluğundan etmesin âzâd Allahum beni.”

Bu da aynı mealde bir başka söz… İşte bu kulluk yakınlığına erenler insan-ı Kâmil denen kişilerden olurlar. (13:30)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir