Kendini hasret bilir aşık, vuslatta bile…

On 26 Temmuz 2015

Şarkılar Seni Söyler – 5. Bölüm | 13 Mayıs 2015 | TRT MÜZİK | 69′ 30”

“Ezelden âşinânım ben

Ezelden hem-zebânımsın

Beraber ahde bağlandık

Ne yapsan yâr-i cânımsın

Ne olsam zerrenim

Kalbimde hâlâ çarpar esrarın

Gel ey canân gel ey can

Kalmasın ferdaya didârın”

Beste : Şerif İçli, Güfte : Mehmet Âkif Ersoy

Ezel telakkisi kolay kolay anlayamadığımız bir telakkidir. Beden hapishanesine hapsolmuşuz, sınırlı olmayı benimsemişiz. Ezel ve ebed sınırsızlıktır, algılayamıyoruz, aklımız yetmiyor. Algılama yollarımız aklın algılama yolları olan beş duyu ile sınırlı. Sezgi denen algılama yolunu ihmal ede ede paslanmış, cilası kaybolmuş. Akıl her şeyi algılamaya yeterli değildir. Hayatın muhtelif safhaları sonludur ancak hayatın bizatihi kendisi sonlu değildir. Allah kendi esmasını ihsan ettiği, kendi ruhundan ruh üfürdüğü ve arz üzerinde kendisini halife kıldığı hazret-i insanı yok olsun diye mi yarattı, hayır…

Dünyadaki insanların bazıları birbirine yakın olur, bazıları olmazlar. Aslında biz bir çekirdek halinde her şeyi bezm-i elestte yaşadık. Bezm-i Elest’de yakın olmasaydık dünyada bu kadar yakın olamazdık. Bezm-i Elestte ruhların yakınlığı dünyada yakınlık olarak tezahür eder. (05:35)

“Elestü bi rabbiküm” hitâb olunduk

“Kâlû belâ” dedik Hakk’a kul olduk

Allah Allah diyerek huzûra durduk

Bende-i âl-i abâ Hüseynîyiz biz

Bende-i Cerrâhî Halvetîyiz biz

 

Çâr-ı yâr-ı bâ-safâ serde tâcımız

Hamse-i âl-i abâ canda canımız

Şühedâ-i Kerbelâ âh u zârımız

Bende-i âl-i abâ Hüseynîyiz biz

Bende-i Cerrâhî Halvetîyiz biz

Nutuk : Hafız Nezih Tolan, Beste : Hafız Nezih Tolan

Çâr-ı yâr-ı bâ-safâ” yani dört halife efendilerimiz… Onlar baş taçlarımız. Hamse-i Âli Aba canda canımız, yani Efendimiz, kızı, damadı, iki torunu… O torunlarından Hz. Hüseyin özellikle çok büyük zulme uğramıştır. Hz. Hasan da zulme uğramıştır ama Hz. Hüseyin’in uğradığı zulüm çok aşikardır.

Bir kabahati aşikar işlemek kabahati ağırlaştırmaz, müstakil ayrı bir kabahat daha ilave olunur. Onun için kabahatleri aşikar etme günahı bugün adına hürriyet denilen bir edep noksanı olarak tezahir ediliyor. Bunun adı özgürlük değildir. Terbiyenin adı baskı değildir.

Kul kelimesini ucuz ve yanlış kullanmamak lazımdır. Nefsine kul olanlarla Allah’a kul olanları ayırmasını öğrenmemiz gerekir. Bir kişi Hakk’a kul olmayıp nefsine kul oluyorsa ona “Allah’ın kulu” denmez, Allah’ın mahluku denir. Bezmi Elestte herkes Kâlu Belâ dediği için kul idi. Sonra bazıları sözlerini unutup nefislerine kul oldular. (14:20)

“Ateşi aşkınla yandır kalbimi subhu mesâh

Çünkü hayran olmuşum ben bezm-i elestte sana

Hubbi dünyadan ayrıl al kalbimi senden yana

Ey habibi kibriyâ ismi Muhammed Mustafa

Tutun talip bu yola, arzu halimdir sana

Tut elim aktab-ı ebrâr kurb-i ahyâr aşkına

Böylece gelsin hidayet bu yakışır şanına

Ey habibi kibriyâ ismi Muhammed Mustafa”

Söz : Tevfik Çapacı, Müzik : Zeki Altun

Rahmetli Tevfik abi “aktab-ı ebrâr kurb-i ahyâr” ile sınıflardan bahsediyor. İnsanlar her halukârda bir nefis terbiyesinden geçerler. Bu nefis terbiyesi herkeste aynı değildir, herkesin kendi nefsinin emmaresi, levvamesi, mülhimesi, mutmainnesi ve daha ilerisi vardır. Bu nefis terbiyeleri geçilip bazen belirli bir sınıf olarak izah edilen gruplara dahil olunur. Bu bir son değildir, duraktır. Burada şeriat, tarikat, hakikat, marifet, kudbiyyet, kurbiyyet, abdiyyet diye bir sıralama vardır. Abdiyyet yani kulluk en yüce makamdır, Efendimiz’e mahsus bir makadır. Namazdaki tahiyyat, kuud, oturma kulluk makamının sembolüdür. Secde başkadır, zecde öyle bir yüceliktir ki secdede sacid ile Mescud birleşir, secde eden ile edilen bir olur. Tabi başını yere koymaktan ibaret değildir, o işin şeklidir.

Kudbiyyet velilik dünyasının reislerinin makamıdır. Kurbiyet yakın olanların makamıdır, kudbiyyetten üstündür. Ahyâr, hayır sahipleri demektir. Hayır sahipleri zannetiğimiz gibi Kur’an kursu veya cami inşa edenlerle sınırlı değildir. Hiçbir şey yapamadın, elinden gelen maddi bir şey yok, bir müslümanın haline gözyaşı döktün, ondan büyük hayır var mı acaba? Senin gözyaşın yüzünden o kimse o halden kurtulabilir. Hayır sadece para ile olmaz, böyle de olur. Çeşme, yol, köprü başkaları da yaptırıyor, benim müslümanlığım nereden belli olacak, farkım ne, bunu ortaya koymamız gerekir. Ebrâr, birri takva sahipleri demektir. Allah’ın rızasını ve Efendimiz Hazretleri’nin hoşnutluğunu kaybetme korkusu ile tir tir titreyenlerdir… (25:45)

“Ettiğin cevri bile kendime nimet bilirim

Küsemem bahtıma ben, sevmeyi kısmet bilirim

Eremem vaslına, lakin erebilsem de yine

Doyamam vuslatına, kendimi hasret bilirim”

Beste: Cinuçen Tanrıkorur, Güfte: Güngör Fahri Tüzün

Kur’an-ı Kerim’de Ashab-ı Uhdud kıssası vardır. Çok eski dönemlerde daima Allahü zü’l Celâl’in tek Tanrı olduğunu anlatan peygamberler ve bu peygamberlere inananlar ve inanmayanlar hep olmuştur. Devletin kudretini elinde tutanlar kendi inançlarını empoze etmek isterler, bu her zaman böyledir. Bir zalim putperest hükümdar var, ehli tevhid olanları cezalandırmak için hendekler kazdırıyor, içinde ateşler yaktırıyor ve ehli tevhid olanları diri diri o ateşe atıyor. Ateşe atılanların yakınları onları kurtarmasın diye de hendeğin etrafına silahlı askerler diziyor. Ehli tevhid bir delikanlı ateşe atılmış, ihtiyar anacığı eyvah yavrum yanıyor diye feryad ediyor, çocuk hendekten bağırıyor: “Anne, keşke sen de benim yanımda olsaydın, burası gördüğün gibi bir yer değil, sen burayı yangın yeri görüyorsun ama ben yanmıyorum, ben burada Rabbimle beraber huzurluyum, bir eziyet, bir cevir, cefa görmüyorum” İşte Nemrut’un İbrahim Aleyhisselâm için yaktığı ateşi gülistana çeviren Halık-ı zü’l Celâl elbette hendek ateşini de ahali yanar gibi görse de yanmaz hale çevirir, çünkü ateş yakmaz Allah yakar.

Tasavvuf hayatındaki çile de böyledir, ahali öyle görür, eğer çile olsaydı bir giren bir daha girmek istemezdi, halbuki çıkmak istemezler. Mürşidi Eşrefzade Rumi Efendimiz’i halvetinden erken çıkartıyor, hazret “Niye kıydın bana” diyor.

(son iki mısra ile ilgili) Şeyd Sadi-i Şirazî bunu bir rubasisinde söylüyor. Sabah erken, gülistana indim, baktım gül dalına konmuş bülbül feryad figan içinde, yaklaştım güle dedim ki, gülle vuslat halindesin, vuslat halinde neden feryad ediyorsun? Bülbül cevap verdi, “ne diyorsun sen, o hala gül, ben hala bülbülüm, böyle vuslat mı olur”…

Kendini hasret bilir aşık vuslatta bile.. (34:50)

“Biz güzeliz, sen de güzelleş, beze kendini

Bizim huyumuzla huylan, bize alış başkalarına değil…

Bir katre olma, kendini deniz haline getir

Madem ki denizi özlüyorsun, katreliği yok et gitsin”

Hz. Mevlâna

Hz. Pîr’in rubaisinin orijinalinde “denizi özlüyorsun” değildir mana, deniz olmayı özlüyorsundur. Denizi özlemek senden başka bir şeyi özlemektir. Sen zaten denizin katresisin. Yağmur tanesi şahsiyet denen benliğini muhafaza ettiği müddetçe tane kalır. Ne zaman denize girer ben denizim derse yalan söylemiş olur mu? Güzellik iyi huyla olur.

(46:45)

“Solmadan bağın

Geçmeden çağın

Yakıp çırağın

Yandır ocağın.

Allah Ya Allah

Mabudum Allah

 

Gözün aç ey can

Hakk’ı gör ayân

Aşk oduna yan

Artırıp dağın.

Allah Ya Allah

Mabudum Allah

 

Ey can bülbülü

Bula gör gülü

Lâmekân ili

Olsun durağın.

Allah Ya Allah

Mabudum Allah

 

Nûr olur zâhir

Geldi mezâhir

Hakkıyâ âhir

Hak’tır durağın.

Allah Ya Allah

Mabudum Allah”

Güfte: İsmail Hakkı Bursevi, Beste: Cüneyd Kosal

Şunun farkında değiliz, israfın haram olduğunu biliyoruz. Her israfın bir kabahat yapıldıktan sonra o kabahatin tekrar işlenmemesi ile o kabahatin telafisi mümkündür ama zamanı israf ettiğin zaman telafisi mümkün müdür? Geçmeden çağın derken yalnızca bedeni takate sahip olduğun şeylere kastetmiyor Ruhü’l Beyân sahibi Hz. Pîr İsmail Hakkı Bursevî Efendimiz. Tasavvufta ana prensip “dem bu dem, an bu andır” Dün öldü, yarın daha doğmadı… Öyle ise bu anın nakdini ödemek yani bu anın gereğini yapmak lazımdır. Uyku zamanı uyku, eğlence zamanı eğlence, ibadet zamanı ibadet, ilim öğrenme zamanı ilim öğrenme… Bu zamanları kendi nefsimize göre değiştirmek çağın geçmesi demektir. (51:40)

“Ben melamet hırkasını

Kendim giydim eynime

Ar u namus şişesini

Taşa çaldım kime ne

Gâh çıkarım gökyüzüne

Seyrederim alemi

Gâh inerim yeryüzüne

Seyreder alem beni

Nesimi’ye sordular

Yarin ilen hoş musun

Hoş olayım olmayayım

O yar benim kime ne”

Nesimî

Hz. Mevlâna Mesnevi’nin ilk 18 beytinde buyuruyor “Ben her mecliste herkesle beraber oldum, dertlerini dinledim, derdi ile hemdert oldum ama kimse benim derdim ile hemdert olmadı.”

Bu eser her mecliste okunur çünkü herkes kendine göre değerlendiriyor. Sarhoşlar da okur bu eseri “ben içerim, günah benim sanane” derler.

Melametin ne olduğunu anlamak lazımdır. Şahsi kabahatlerimizi melamet perdesi arkasına saklayıp melamet ve Melamîlik kurumuna saygısızlık yapmak kimsenin haddi olmamak gerekir. Melamîliği organize edilmesi üç dönem halindedir. Birincisi Hamdûn-u Kassar Hazretleridir, daha sonra Hacı Bayram-ı Veli Efendimiz’in halifesi, Bıçakcı Ömer Dede Hazretleri ve yakın zamanda II. Sultan Mahmud döneminde yaşamış olan Muhammed Nurü’l Halvetî Hazretleridir. (Arabî de denir) Bu zatlar o sarhoşların anladığı bir hayat mı sürmüşler ki kendine melamî diyor? İbadetsizliğin adı melamîlik değildir, ibadeti ile övünmemek melamîliktir. Halkın itibarını Hakk’ın itibarının önüne geçirmemektir melamîlik. (58:05)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir