Kendini hasret bilir aşık, vuslatta bile…
Şarkılar Seni Söyler – 5. Bölüm | 13 Mayıs 2015 | TRT MÜZİK | 69′ 30”
“Ezelden âşinânım ben
Ezelden hem-zebânımsın
Beraber ahde bağlandık
Ne yapsan yâr-i cânımsın
Ne olsam zerrenim
Kalbimde hâlâ çarpar esrarın
Gel ey canân gel ey can
Kalmasın ferdaya didârın”
Beste : Şerif İçli, Güfte : Mehmet Âkif Ersoy
Ezel telakkisi kolay kolay anlayamadığımız bir telakkidir. Beden hapishanesine hapsolmuşuz, sınırlı olmayı benimsemişiz. Ezel ve ebed sınırsızlıktır, algılayamıyoruz, aklımız yetmiyor. Algılama yollarımız aklın algılama yolları olan beş duyu ile sınırlı. Sezgi denen algılama yolunu ihmal ede ede paslanmış, cilası kaybolmuş. Akıl her şeyi algılamaya yeterli değildir. Hayatın muhtelif safhaları sonludur ancak hayatın bizatihi kendisi sonlu değildir. Allah kendi esmasını ihsan ettiği, kendi ruhundan ruh üfürdüğü ve arz üzerinde kendisini halife kıldığı hazret-i insanı yok olsun diye mi yarattı, hayır…
Dünyadaki insanların bazıları birbirine yakın olur, bazıları olmazlar. Aslında biz bir çekirdek halinde her şeyi bezm-i elestte yaşadık. Bezm-i Elest’de yakın olmasaydık dünyada bu kadar yakın olamazdık. Bezm-i Elestte ruhların yakınlığı dünyada yakınlık olarak tezahür eder. (05:35)
“Elestü bi rabbiküm” hitâb olunduk
“Kâlû belâ” dedik Hakk’a kul olduk
Allah Allah diyerek huzûra durduk
Bende-i âl-i abâ Hüseynîyiz biz
Bende-i Cerrâhî Halvetîyiz biz
Çâr-ı yâr-ı bâ-safâ serde tâcımız
Hamse-i âl-i abâ canda canımız
Şühedâ-i Kerbelâ âh u zârımız
Bende-i âl-i abâ Hüseynîyiz biz
Bende-i Cerrâhî Halvetîyiz biz
Nutuk : Hafız Nezih Tolan, Beste : Hafız Nezih Tolan
“Çâr-ı yâr-ı bâ-safâ” yani dört halife efendilerimiz… Onlar baş taçlarımız. Hamse-i Âli Aba canda canımız, yani Efendimiz, kızı, damadı, iki torunu… O torunlarından Hz. Hüseyin özellikle çok büyük zulme uğramıştır. Hz. Hasan da zulme uğramıştır ama Hz. Hüseyin’in uğradığı zulüm çok aşikardır.
Bir kabahati aşikar işlemek kabahati ağırlaştırmaz, müstakil ayrı bir kabahat daha ilave olunur. Onun için kabahatleri aşikar etme günahı bugün adına hürriyet denilen bir edep noksanı olarak tezahir ediliyor. Bunun adı özgürlük değildir. Terbiyenin adı baskı değildir.
Kul kelimesini ucuz ve yanlış kullanmamak lazımdır. Nefsine kul olanlarla Allah’a kul olanları ayırmasını öğrenmemiz gerekir. Bir kişi Hakk’a kul olmayıp nefsine kul oluyorsa ona “Allah’ın kulu” denmez, Allah’ın mahluku denir. Bezmi Elestte herkes Kâlu Belâ dediği için kul idi. Sonra bazıları sözlerini unutup nefislerine kul oldular. (14:20)
“Ateşi aşkınla yandır kalbimi subhu mesâh
Çünkü hayran olmuşum ben bezm-i elestte sana
Hubbi dünyadan ayrıl al kalbimi senden yana
Ey habibi kibriyâ ismi Muhammed Mustafa
Tutun talip bu yola, arzu halimdir sana
Tut elim aktab-ı ebrâr kurb-i ahyâr aşkına
Böylece gelsin hidayet bu yakışır şanına
Ey habibi kibriyâ ismi Muhammed Mustafa”
Söz : Tevfik Çapacı, Müzik : Zeki Altun
Rahmetli Tevfik abi “aktab-ı ebrâr kurb-i ahyâr” ile sınıflardan bahsediyor. İnsanlar her halukârda bir nefis terbiyesinden geçerler. Bu nefis terbiyesi herkeste aynı değildir, herkesin kendi nefsinin emmaresi, levvamesi, mülhimesi, mutmainnesi ve daha ilerisi vardır. Bu nefis terbiyeleri geçilip bazen belirli bir sınıf olarak izah edilen gruplara dahil olunur. Bu bir son değildir, duraktır. Burada şeriat, tarikat, hakikat, marifet, kudbiyyet, kurbiyyet, abdiyyet diye bir sıralama vardır. Abdiyyet yani kulluk en yüce makamdır, Efendimiz’e mahsus bir makadır. Namazdaki tahiyyat, kuud, oturma kulluk makamının sembolüdür. Secde başkadır, zecde öyle bir yüceliktir ki secdede sacid ile Mescud birleşir, secde eden ile edilen bir olur. Tabi başını yere koymaktan ibaret değildir, o işin şeklidir.
Kudbiyyet velilik dünyasının reislerinin makamıdır. Kurbiyet yakın olanların makamıdır, kudbiyyetten üstündür. Ahyâr, hayır sahipleri demektir. Hayır sahipleri zannetiğimiz gibi Kur’an kursu veya cami inşa edenlerle sınırlı değildir. Hiçbir şey yapamadın, elinden gelen maddi bir şey yok, bir müslümanın haline gözyaşı döktün, ondan büyük hayır var mı acaba? Senin gözyaşın yüzünden o kimse o halden kurtulabilir. Hayır sadece para ile olmaz, böyle de olur. Çeşme, yol, köprü başkaları da yaptırıyor, benim müslümanlığım nereden belli olacak, farkım ne, bunu ortaya koymamız gerekir. Ebrâr, birri takva sahipleri demektir. Allah’ın rızasını ve Efendimiz Hazretleri’nin hoşnutluğunu kaybetme korkusu ile tir tir titreyenlerdir… (25:45)
“Ettiğin cevri bile kendime nimet bilirim
Küsemem bahtıma ben, sevmeyi kısmet bilirim
Eremem vaslına, lakin erebilsem de yine
Doyamam vuslatına, kendimi hasret bilirim”
Beste: Cinuçen Tanrıkorur, Güfte: Güngör Fahri Tüzün
Kur’an-ı Kerim’de Ashab-ı Uhdud kıssası vardır. Çok eski dönemlerde daima Allahü zü’l Celâl’in tek Tanrı olduğunu anlatan peygamberler ve bu peygamberlere inananlar ve inanmayanlar hep olmuştur. Devletin kudretini elinde tutanlar kendi inançlarını empoze etmek isterler, bu her zaman böyledir. Bir zalim putperest hükümdar var, ehli tevhid olanları cezalandırmak için hendekler kazdırıyor, içinde ateşler yaktırıyor ve ehli tevhid olanları diri diri o ateşe atıyor. Ateşe atılanların yakınları onları kurtarmasın diye de hendeğin etrafına silahlı askerler diziyor. Ehli tevhid bir delikanlı ateşe atılmış, ihtiyar anacığı eyvah yavrum yanıyor diye feryad ediyor, çocuk hendekten bağırıyor: “Anne, keşke sen de benim yanımda olsaydın, burası gördüğün gibi bir yer değil, sen burayı yangın yeri görüyorsun ama ben yanmıyorum, ben burada Rabbimle beraber huzurluyum, bir eziyet, bir cevir, cefa görmüyorum” İşte Nemrut’un İbrahim Aleyhisselâm için yaktığı ateşi gülistana çeviren Halık-ı zü’l Celâl elbette hendek ateşini de ahali yanar gibi görse de yanmaz hale çevirir, çünkü ateş yakmaz Allah yakar.
Tasavvuf hayatındaki çile de böyledir, ahali öyle görür, eğer çile olsaydı bir giren bir daha girmek istemezdi, halbuki çıkmak istemezler. Mürşidi Eşrefzade Rumi Efendimiz’i halvetinden erken çıkartıyor, hazret “Niye kıydın bana” diyor.
(son iki mısra ile ilgili) Şeyd Sadi-i Şirazî bunu bir rubasisinde söylüyor. Sabah erken, gülistana indim, baktım gül dalına konmuş bülbül feryad figan içinde, yaklaştım güle dedim ki, gülle vuslat halindesin, vuslat halinde neden feryad ediyorsun? Bülbül cevap verdi, “ne diyorsun sen, o hala gül, ben hala bülbülüm, böyle vuslat mı olur”…
Kendini hasret bilir aşık vuslatta bile.. (34:50)
“Biz güzeliz, sen de güzelleş, beze kendini
Bizim huyumuzla huylan, bize alış başkalarına değil…
Bir katre olma, kendini deniz haline getir
Madem ki denizi özlüyorsun, katreliği yok et gitsin”
Hz. Mevlâna
Hz. Pîr’in rubaisinin orijinalinde “denizi özlüyorsun” değildir mana, deniz olmayı özlüyorsundur. Denizi özlemek senden başka bir şeyi özlemektir. Sen zaten denizin katresisin. Yağmur tanesi şahsiyet denen benliğini muhafaza ettiği müddetçe tane kalır. Ne zaman denize girer ben denizim derse yalan söylemiş olur mu? Güzellik iyi huyla olur.
(46:45)
“Solmadan bağın
Geçmeden çağın
Yakıp çırağın
Yandır ocağın.
Allah Ya Allah
Mabudum Allah
Gözün aç ey can
Hakk’ı gör ayân
Aşk oduna yan
Artırıp dağın.
Allah Ya Allah
Mabudum Allah
Ey can bülbülü
Bula gör gülü
Lâmekân ili
Olsun durağın.
Allah Ya Allah
Mabudum Allah
Nûr olur zâhir
Geldi mezâhir
Hakkıyâ âhir
Hak’tır durağın.
Allah Ya Allah
Mabudum Allah”
Güfte: İsmail Hakkı Bursevi, Beste: Cüneyd Kosal
Şunun farkında değiliz, israfın haram olduğunu biliyoruz. Her israfın bir kabahat yapıldıktan sonra o kabahatin tekrar işlenmemesi ile o kabahatin telafisi mümkündür ama zamanı israf ettiğin zaman telafisi mümkün müdür? Geçmeden çağın derken yalnızca bedeni takate sahip olduğun şeylere kastetmiyor Ruhü’l Beyân sahibi Hz. Pîr İsmail Hakkı Bursevî Efendimiz. Tasavvufta ana prensip “dem bu dem, an bu andır” Dün öldü, yarın daha doğmadı… Öyle ise bu anın nakdini ödemek yani bu anın gereğini yapmak lazımdır. Uyku zamanı uyku, eğlence zamanı eğlence, ibadet zamanı ibadet, ilim öğrenme zamanı ilim öğrenme… Bu zamanları kendi nefsimize göre değiştirmek çağın geçmesi demektir. (51:40)
“Ben melamet hırkasını
Kendim giydim eynime
Ar u namus şişesini
Taşa çaldım kime ne
Gâh çıkarım gökyüzüne
Seyrederim alemi
Gâh inerim yeryüzüne
Seyreder alem beni
Nesimi’ye sordular
Yarin ilen hoş musun
Hoş olayım olmayayım
O yar benim kime ne”
Nesimî
Hz. Mevlâna Mesnevi’nin ilk 18 beytinde buyuruyor “Ben her mecliste herkesle beraber oldum, dertlerini dinledim, derdi ile hemdert oldum ama kimse benim derdim ile hemdert olmadı.”
Bu eser her mecliste okunur çünkü herkes kendine göre değerlendiriyor. Sarhoşlar da okur bu eseri “ben içerim, günah benim sanane” derler.
Melametin ne olduğunu anlamak lazımdır. Şahsi kabahatlerimizi melamet perdesi arkasına saklayıp melamet ve Melamîlik kurumuna saygısızlık yapmak kimsenin haddi olmamak gerekir. Melamîliği organize edilmesi üç dönem halindedir. Birincisi Hamdûn-u Kassar Hazretleridir, daha sonra Hacı Bayram-ı Veli Efendimiz’in halifesi, Bıçakcı Ömer Dede Hazretleri ve yakın zamanda II. Sultan Mahmud döneminde yaşamış olan Muhammed Nurü’l Halvetî Hazretleridir. (Arabî de denir) Bu zatlar o sarhoşların anladığı bir hayat mı sürmüşler ki kendine melamî diyor? İbadetsizliğin adı melamîlik değildir, ibadeti ile övünmemek melamîliktir. Halkın itibarını Hakk’ın itibarının önüne geçirmemektir melamîlik. (58:05)






