Faniliği gözümüz gördüğü halde gönlümüz bir türlü idrak etmiyor

On 19 Temmuz 2017

Seyir Defteri | Bölüm 311 | 11 Mayıs 2014 | 40′ 18”

İnsan kelimesi iki kaynaktan doğmuş diye eskiden beri gelen bir kabul vardır. Biri üns yani yakınlıktır. Allah’a en yakın mahluk insandır. Mesela İstanbul’un önemli tasavvuf büyüklerinden Hasan Efendi Hazretleri’nin lakabı Ünsî’dir mesela… Bahçekapı’da, eski tramvay yolunun kenarında medfun olan zât-ı şerif, Şabanî büyüklerindendir.

Bir de nisyan kökünden gelen yani unutma kökünden gelen anlamı vardır. Hafızayı beşer nisyan ile mâluldur, yani insan hafızasının unutmak sakatlığı vardır.

Ruhlar aleminde iken Rabbimiz Tealâ’nın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına maruz kalışımızı ve Huzurullah’da bulunuşumuzu ve O’na evet deyişimizi unutmuşuz. Başta ilk insan ve ilk peygamber olarak Hz. Adem’in ikazları ile dünya hayatında bu unuttuğumuz şey bize hatırlatılmaya çalışılmıştır. Efendimiz Hazretleri ve O’nun varisleri olan, ulema, urefa -ki yine Efendimiz’in haber vermesi ile ümmetinin alimleri Benî İsrail’in peygamberleri gibidir- unutkanlığı bozup hatırlatmışlardır. Peygamberliğin görevi kulun Rabbinin huzurunda “ben Senin kulunum, Sen benim Rabbimsin” dediğini hatırlatmaktır. (01:35)

İnsan hayatı “Ol” emri ile başlamış, sonu olmayan bir süreçtir. Bu süreç zaman zaman değişik duraklarla ortaya çıkar. Dünya hayatı fanidir. Biz dünyaya gelmeden önce anne karnında kırk haftalık bir ömür geçirdik. Ana karnından öldük, dünyaya doğduk. Dünyadan öleceğiz, ahirete doğacağız. Ahiret de fanidir, kıyamete kadar devam eder. Kıyamette ahiret hayatı bitecek. İsrafil Aleyhisselâm’ın iki kez suru üflemesi vardır. İkinci sura üfleme ile ki buna radife denir, dirilme olacak. Bu dirilmede hesap meselesi vardır, bu hesaptan sonra artık boyutu değişmeyecek bir hayat başlayacak. (05:20)

Dünyaperest olarak, ölmekten ödümüz kopuyor. Halbuki gideceğimiz yer bulunduğumuz yerden hayırlı. “Ve lel âhıratu hayrun leke minel ûlâ.” Ahiret, dünyadan daha hayırlıdır. Çünkü bilmiyoruz, insan bilmediği şeyden korkar. Bilsek ki Efendimiz Hazretlerinin tarifi ile kabir cennet bahçelerinden bir bahçedir.

Ben namaz kıldım diye Allah bana cennet vermeye mecbur mu? Veya günah işledim diye beni cehennemde yakmaya mecbur ve mahkum mu? Affederse kim ne diyebilir? Affa güvenip günah teşvik edilmez, bu dengeleri kuramıyoruz.

Dünyada ölüm korkusundan dolayı ruhi hastalık sahibi olan insan adedi pek çoktur. Bu çokluk en az müslümanlardadır. Müslümanlar bilirler ki hiçbir şey olmasa Resûlullah vardır, daha ötesi var mı? (10:45)

Cenab-ı Allah’ın esmalarının kendi çapımızda müsemmasıyız. Allahu Tealâ El Bâkî’dir, dolayısı ile hepimizde bir beka hissi vardır. Bunun bedenen olmayacağını görmemize rağmen bu arzumuzdan vazgeçemiyoruz. Bu lütfu doğru kullanırsak hem ölüm korkusu hastalığından berî oluruz hem de istediğimiz gibi beka sahibi oluruz. Nasıl olacak bu? Hasenât-ı cariye ile, hayır ile, hayırlı insan yetiştirerek, hayırlı insan yetiştirecek kurumlar yaparak. (14:30)

Cami namaz kılma mahalli değildir, kapısı kapanmaz. Ancak boş kalırsa hayvanat kirletmesin diye kapısı çekilebilir. Ders yapılır, düğün yapılır, yemek yenir… Eski vakıflara bakın, Mesnevî okumaları, Füsus okumaları, İlmihal dersleri, Kur’an, hadis, kelam gibi derslerin camilerde yapıldığı görülür.

Bizim yaptığımız hayırlar ile sözgelimi Rockfeller vakfının yaptıkları arasında ne fark var? Benimkinde İslâmî koku nerede, Şemme-i Muhammedî nerede, onu arayacağım. Modern bir hastane yaptım ama mescidi yok, ne farkım kaldı? Müslüman olduğum belli olmalı.

Şiar-ı İslâmiyye senin benim günlük mükellefiyetlerimizden daha önemlidir. Dolayısı ile ezana hizmet etmek senin günlük namazından ehemmiyetlidir. İslâm’ı namaza hapsettiler. (16:00)

Cenâb-ı Allah “Ol” dedi ve her şey oldu. Olması demek zuhur etmesi demek değildir. Onun için ruhlar, bedenler, ölümler kalımlar ne varsa bir “ol” emri ile olmuştur ve bu emir halen devam etmektedir.

Beden Allah’ın kulluğunu kaldıracak tâkatte değildir. Rabbü’l Âlemin’in kulluğunu ancak beden hapsine girmeyen ruh kaldırır, onun için bezmi elestte muhatap ruhlardır. Beden o hitaba dayanamazdı. Kendinizden pay biçin, Kabe’yi ilk gördüğünde ne hale geldin?

Tasavvuf büyüklerinden Ahmed el Bedevî Efendimiz, kabri saadetleri Kuzey Mısır’dadır, çok değişik bir güzelliği var, onun için peçe ile geziyor. Çok samimi bir dervişi var, illa cemalini göreceğim diye tutturuyor. Oğlum göremezsin, dayanamazsın. Derviş illa göreceğim diye ısrar edince oğlum bedeli ağırdır diyor hazret, derviş öderim diyor. Oğlum bedeli candır diyor, derviş öderim diyor. Açıyor peçeyi, derviş “Allah” diyor ve ölüyor. Bu bir velinin cemalinin müşahedesidir. Onun için Cenâb-ı Allah’ın cemalinin müşahedesine dayanamayız. Nasıl olsa öleceğiz, cemali görsek de ölsek ama Allah’ın böyle bir adeti yok. (25:00)

İslâm telakkisinde reenkarnasyon denen yani ruhların muhtelif cesetlere gitmesi diye bir mesele yoktur. Her cesedin ruhu bir tanedir. Her ruhun cesedi bir tanedir. Bir tek ruh başka başka cesetlerle terakki etmez, bir bedenin içinde terakki eder. Bu terakkiyâtı anlamayanlar, özellikle akıldan doğan Hindu ve Brahman felsefesi, normal bir bedenin ihtiva ettiği ruhi yükselmeyi anlamayınca böyle bir düşünceye sahip oldular.  (30:00)

Her türlü suâlin cevabını Efendimiz’de aramayı öğrenmeliyiz. Çok sade, herkesin anlayacağı açıklıkta buyurmuş Efendimiz: Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, hemen ölecekmiş gibi ahiret için çalışın.

Faniliği gözümüz gördüğü halde gönlümüz bir türlü idrak etmiyor.

Öyle hizmet ehli vardır ki ahali bilmez, arkasından kimse dua da okumaz. O Rabbi için yapmıştır, zaten Rabbinin indinde kadr-i vâlâsı yüksektir, kulun duasına ihtiyacı yoktur. Bunu nereden çıkartıyorsun diye bazı aklı ermeyenler soracak olursa, biraz mezarlık gezsinler, orada bazı mezar taşları görecekler. Tabi okuma biliyorlarsa… Onlarda fatiha yazmaz. Misalini de söyleyelim, Eyüp Sultan Kabristanında Nakşibendî büyüklerinden Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri vardır, mezar taşında fatiha yazmaz. Çünkü onlar bizim gibi fatiha dilencisi, dua dilencisi değildir. Bunu da anlayan anlar. Anlamayan da anlayacak hale gelmesi için gayret sarfetsin, bu işler daha çok lisana gelmez. (32:10)

Ebediyyet hissi, bekâ hissi, her ihsan gibi, doğru kullanıldığı zaman doğruya götüren, eğri kullanıldığı zaman felakete götüren El Bâkî, El Dâim ismi şeriflerinin tecellisidir. (37:30)

Bu kaydın tekrarı 15 Mart 2015 tarihinde de yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir