Ashâb-ı Kirâm Efendilerimiz doğru yol buldurmada kılavuzdurlar
Seyir Defteri | Bölüm 18 | 8 Mayıs 2008 | 54′ 24”
Evvel emirde ashab, sahabeler tarifini yapmak lazımdır. Resûlullah Efendimiz’in hayat-ı saadetinde huzurunda bulunup ondan İslâm’ı talim eden zevâtın topuna birden ashab demek çok genel bir tariftir. Biz günde beş vakit namazımızda, tahiyyatta, “âlihi ve sahbihî” diyerek “Efendimiz’in ailesine de, sahabilerine de salat et Ya Rabbi” diye niyazda bulunuyoruz.
Efendimiz’in huzurunda, asrında bulunup da Cemal-i Mustafaviyye’yi görmek nimetine erişenlerin hepsi başımızın tacıdır. Çünkü Efendimiz’in Allah indindeki kadr-i âlası, O’nu görmüş olanlara da Cenab-ı Hakk’ın yüksek mertebe vermesi ile neticelenmiştir. Ancak bu çok genel bir tariftir. (04:30)
Bir de, her ne kadar tarihi bir vakıa olarak müslüman olduğu kabul edilse de, hakikat erbabı tarafından müslüman olduklarına bile kanaat getirilmeyen kişiler vardır. Bunların içinde Efendimiz’in ismen teker teker bildiği ve sadece bir kişiye söylediği münafıklar da vardır. Bunların meşhurlarını biliyoruz, hepsini bilmiyoruz. Müslüman zannettiklerimizin içinde de olmayanlar olabilir. Biz zahire göre hükmederiz. Her şeyin doğrusunu Allah bilir. (06:15)
Efendimiz’in, genel bir kaide olarak bize intikal etmiş hadis-i şerifteki sözü, bizim için en ziyade uyulması gereken sözdür. “Benim ashabım yıldızlar gibidir, bir tanesine bile uyulursa doğru yol bulunur.” Yani, Ashâb-ı kirâm Efendilerimiz doğru yol buldurmada bir kılavuzdurlar. Hangisi olursa olsun… Ancak herkes ashâb mıdır, bunu dillendirmeden ve isimlendirmeden, herkesin düşüncesine terk ediyorum. Herkes ashâb değildir.
Ashâb, Efendimiz’in hayatında dahi Efendimiz’in tebliğ ettiği ayetler hakkında fikri mütalaalar yapagelmişlerdir. Ayetlerin tatbikata intikali meselesinde farklılıklar daha Efendimiz’in hayat-ı saadetlerinde başlamıştır. Çünkü bir hadis-i şerif daha vardır, çok önemlidir: “Ümmetimin ihtilafında ümmetim için rahmet vardır.”
Cenab-ı Allah Kitab-ı Kerîm’inde “Ben insanları kabile kabile, meşrep meşrep yarattım” diyor. Demek ki bir meşrep için doğru olan bir başka meşrep için doğru olmayabilir. Bunlar teferruata müteallik meselelerdir. Asıl aynıdır. Onun için fıkıh kaidesi; Usul-ü fıkıhta içtihad olmaz. Füru-u fıkıhta içtihad olur.
Teferruat deyince, lazım olmayan şeyler gibi algılıyoruz. Öyle değildir. Ayakkabının köselesi ile bağcığı, biri mütemmim cüzdür, biri teferruattır. Ama bir ayakkabı tabansız olmaz. Mütemmim cüz yani tamamlayıcı parçalarda içtihat olmaz. Ama fürüatta içtihad mutlaka olur. Efendimiz’in hayat-ı saadetlerinde bunların çok tipik misalleri vardır.
İslâm’da miras hukuku çok teferruatlıdır, bu Allah’ın hakka verdiği ehemmiyeti gösterir. Miras hakkındaki ayetler geldiği zaman ashâb arasında yedi tane ile gruplandırılabilecek ayrı fikirler oluşmuştur. Bir gruptaki alim zat “Ya Resûlullah ben bu ayetin tatbikatında şöyle şöyle anlıyorum, ne buyurursunuz” diyor, Efendimiz “caizdir, gereklidir, lüzumludur, olur” mealinde cevap veriyor. Bir başka zat geliyor, o da tatbikatı ile ilgili “ben bu ayeti böyle anlıyorum, ne buyuruyorsunuz” diyor, Efendimiz “tamam” diyor. Tekrar tekrar söyleyelim, asıllarında değil tatbikatında ve teferruatında farklılıklar var. (08:45)
Efendimiz veda haccı diye isimlendirilen haccından sonra, gerek Mekke’deyken, gerek Medine’ye avdet buyurduktan sonra, kendisi ile beraber hacca iştirak edenlerin yeri geldikçe, sohbet açıldıkça “Ya Resûlullah, ben şöyle şöyle yapmıştım, ne buyurursunuz” diye sorduklarında “olur” diyor. Bir tanesine bile “hayır olmadı” dediği vaki değil. Çünkü esas olan Arafat vakfesidir ve farz tavafıdır, diğerleri teferruattır. (15:30)
Herkesin Tanrı telakkisi farklıdır. Resûlullah Efendimiz’in Allahu zü’l Celâl’i anladığı, telakki ettiği gibi bizim anlamamız mümkün mü? Ve hiçbir mahluk Hâlık’ını tam manası ile idrak edebilir mi? Kendi miktarınca idrak edebilir. Herkes kendi kitabını okuyacaktır. O kendi kitabının temeli, Allah’ın kitabı olan Kur’an’dır. Ona ne kadar dayanıyor, ona ne kadar uymaya çalışıyor… (17:00)
Hüsnü zân farzdır, suizan günahtır. Bir müslümanın bir başka müslüman için kendi hakkında yanlış düşünmelerini önleyecek tedbir alma mükellefiyeti vardır. Meyhaneye gittim içki içmiyorum ama yemek yiyorum, oradan çıktığımı gören bir müslüman benim içki içtiğimi söyler. Benim bunu söyletmemem lazım.
Bir de şu var, Allah kullarına karşı öyle merhametlidir, öyle şefkatlidir, öyle ikramlıdır ki, aslında iyi olmayan, bir takım kabahatleri olan ama onu aşikar yapmamak terbiyesi ile kabahatlerini saklayan bir zat hakkında müslümanlar “bu adam çok iyidir” derlerse Allah o müslümanları mahcup etmemek için o adamı iyi yapar veya kabahatini görmemezlikten gelir, affeder. Bunun için cenazede iyi biliriz demek gerekir, bu yalan söylemek değildir. Bir camiye gittin bir cenaze var ama sen tanımıyorsun, o cenazeye “iyi biliriz” demek yalan söylemek değildir. Sen o adamın kötülüğünü gördün mü, hayır. (19:40)
Efendimiz’in cemâl-i şerifini görmek, onun dediğini dinlemek ve İslâm’ı bizzat tebliğ edicisinden öğrenmiş olmaktan dolayı Ashâb-ı Kirâm başımızın tacıdır. İhtilaf kelimesi güzel değil, görüş farkı, görüş zenginliğine sahip olmaları daha Asrı Saadet’te bile otomatik çarktan çıkma olmadığını gösterir. (22:35)
Teferruat, çokluk Allah’ın Vâsî ismi şerifinin tecellisidir. Allah, parmak izinden DNA’sına kadar farklı yarattığı kullarının itikad ve amelde de farklı olabileceğini istiyor. İtikatta da, amelde de tam eşitlik parmak izi gibi mümkün değildir, zata mahsustur. Ama öyle bir genel ihata etme var ki eşit gibi durmaktadır.
Bu ayrılık zıtlık değildir, farklılıktır. Müslümanlar sürü değildir. Her birer ferdi mübarek ve müstakil bir zât-ı şeriftir. O şuura ermek kaydı ile… Şimdi bazı itirazlar olabilir, imama tabi olmak, özellikle tasavvuf hayatında şeyhe tabi olmak… Bunlar iradi meselelerdir, irade ile yapılır. Onun için sürü değildir. Ben o zattan istifade edeceğim diye girilir.
Çoban ne yapar, koyuna en iyi yiyeceği buldurur, rüzgardan, yağmurdan, kurttan, kuştan korur, öğle sıcağında ağaç altına koyar, akşam üstü suya indirir, yani hizmet eder. Çobanın vazifesi koyuna hizmet etmektir. Kişinin de vazifesi, kendi de dahil olmak üzere herkese hizmet etmektir. Bu çobanlıktır. (27:15)
Abdullah ibni Mesud Hazretleri, Efendimiz’in iltifatına mazhar olacak kadar büyük bir kıraat alimidir. Abdullah ibni Mesud’un okuduğu kıraat tarzı ile Said bin Zübeyr’in okuduğu kıraat tarzı farklıdır. Peki, Efendimiz neden buna ses çıkarmıyor? Çünkü biliyor ki, İslâm kıyamete kadar yaşayacak, çeşitli toplumlar dili dönenler ve dönmeyenler tarafından Allah’ın kitabı okunacak.
Bütün bu görüş zenginliği mezhep denen, ayrı gibi gözüken ama hakikatte ayrı olmayan, hem itikatta hem amelde zenginlikler doğurmuştur. Buna farklılık diyerek, hele hele birçok müptedinin yaptığı gibi mezhebini din zannedip karşıdakini dışarıya çıkarmak ne kulluğa, ne ümmetliğe ne de tabi olduğunu zannetiği mezhep imamının tabi olmaklığına yakışmaz. (32:00)
Efendimiz’in vefatından sonraki savaşlar içtihad meselesi değildir, iktidar meselesidir. Örneğin Cemel vakası… Asi olan ve olmayan kavgasıdır. Bu kavgada Hz. Ayşe validemizi taraf olarak göstermek fevkalade yanlıştır, Şia uydurmasıdır. Hz. Ali ile Hz. Ayşe asla karşı karşıya gelmemiştir.
Hadisenin doğrusu şudur: Resûlullah Efendimiz müminler için kendi nefislerinden daha kıymetlidir ve müminler için Efendimiz’in zevceleri anneleridir. Hz. Ayşe’ye laf söyleyenin imanında şüphe bile etmem, mümin değildir o!.. Çünkü Kur’an-ı Kerim’deki tarife uymuyor.
Bir anne evlatlarına eşit derecede yakındır. Biz kendimizi düşünelim, iki çocuğumuz birbirine küsse, iş sonunda kavgaya varsa ve biz kavga edeceklerini öğrensek, o sırada da x evladımızın yanında olsak, o çocuğumuz diğer çocuğumuzla kavga etmeye gidiyor. Bizim niyetimiz o kavgayı önlemek, x oraya gidiyorken ben de ikisine birden kavga etmeyin demek için onunla gidersem x’in taraftarı mı olurum? Hz. Ayşe, Muaviye ile birlikte geldi diye Hz. Ali’nin karşısında değildir.
Asım Köksal’ın Büyük İslâm Tarihinde bunlar günü ile yazılı. Dinleyecilerimiz bakıversinler.
Hz. Ayşe Muaviye’ye nasihate gelmişti. Ama hadisat öyle bir kızıştı ki, Muaviye’yi Şam’da tutmak mümkün değil, o zaman validemiz ben de geleyim sizi orada barıştırayım demek için gitti.
Cemel vakası sonrasında Hz. Ali Efendimiz, Hz. Ayşe validemizin yanına tazim için, korumak için değil, nöbetçiler, hizmetliler koyarak Medine’ye gönderdi. Yani Hz. Ali Efendimiz Hz. Ayşe’ye tazim etti. Şimdikiler neden etmiyorlar, hem de kendilerini Ali’ye mensup iddia ettikleri halde? Hz. Ali’ye mensup olmak demek onun yaptıklarını yapmak demektir. (40:00)
Bu ihtilafât, Efendimiz’in bir hadis-i şerifleri ile kafamıza dank etmelidir. “Fırkalara bölüneceksiniz, içinizden sadece bir fırka kurtulmuşlar zümresindendir.” Bir takım cahiller zannediyor ki, bu zümrelere filanca tarikata, falanca mezhebe mensup olanlar dahil. Böyle bir şey yok. Bu gruplar zümre-i naciye, kurtulmuşlar zümresine dahil olabilmek için misyonlardır, usullerdir. Yoksa filanca gruba mensup oldum kurtuldum, denemez. (47:55)
Burada elebaşılar mühimdir. Hüsnü niyet ile yapılan işlerde şehadet mertebesine nail olunabilir. Ama her iki taraftan da hüsnü niyet sahibi olmayıp iktidar için kavga edenler ve can verenler telef olmuşlardır. Ancak hakim kanaat şudur, Muaviye Hz. Ali’ye asidir. ‘Efendimiz’in kayınçosudur, vahiy katipliği yapmıştır, ashabdan sayılır, bize dil uzatmak yakışmaz’ şeklindeki düşünceler de yüksek düşüncelerdir. Güzeldir, hoştur ama bir de ortada bir hadise vardır. İslâm’ın özüne uymayan saltanat kurmuştur, oğlunu sağlığında veliaht tayin etmiştir, bunlar İslâm’da olmayan şeylerdir.
Bir büyüğümüzün sözünü tekrar ederek bitirelim; Onlar kılıçlarını kana boyadılar, biz fiilen görüp bilmediğimiz bu meseleler hakkında konuşarak dilimizi kana boyamayalım. Her şeyin doğrusunu Allah bilir. (50:10)






