Buradaki hayvandan kasıt canlı olmaktır. Hayvan kelimesinin hep hakaretâmiz olarak kullanıldığı düşünülür ama büyüklerimiz kimseye hakaret etmeyecekleri için buradaki anlamı canlı olmaktır. Bir insanın, insan bir anne babadan dünyaya gelmesi insan olması için yeterli değildir. Çünkü dünyaya irademizle gelmedik, insan olmayı irademizle kazanırız, bu irade edep ile olur.
Şu hiç bilinmeyen veya dile getirilmeyen bir prensiptir: İslâm’da edep amelden üstündür. Hucurât suresinde Allahu zü’l Celâl, Efendimiz’in huzurunda sesinizin üst tonunda konuşursanız, kendi aranızda herhangi bir insandan bahseder gibi O’ndan bahsederseniz amellerinizi yok farzederim diyor. Yani edepsizlik amellerin yok olması ile neticelenme tehlikesine maruzdur. Bu ayeti kerime bütün ayeti kerimelerde olduğu gibi Efendimiz’in Hayat-ı Saâdetleri ile sınırlı değil kıyamete kadar hükmünü icra edecek olan bir ayettir.
Bütün kâinat Efendimiz’in yüzü suyu hürmetine yaratıldığı için kâinattaki herhangi bir şeye karşı edepsizlik alâ silsiletihim Sebeb-i Hılkât-i Âlem Efendimiz Hazretlerine müteveccih olacağı için her türlü edepsizlik amellerin yok olması tehlikesine maruzdur.
“Girdim ilim meclisine aradım kıldım talep,
Dediler ilim geride, illa edep, illa edep…”
Kenân Rifaî Hazretleri’nin Hz. Mevlâna’nın edeb redifli gazelini çevirdiği bu tercümesi kelimesi kelimesine fevkaladedir, bunu bir tercüman başarısı olarak asla görmemek lazım, bu bir evliya nutkudur, vesselâm…(05:10)
“Lezzet almış geçmiyor sevdayı dildârdan gönül
Geçti aylar geçti yıllar geçmedi yârdan gönül
Var mıdır bir fâide bu hâle ısrardan gönül
Geçti aylar geçti yıllar geçmedi yârdan gönül”
Beste: Ahmet Mithat Güpgüpoğlu
Büyüklerimizin geçmedikleri belli, bilmem kaç asır evvel söylenmiş söz bugün hala birçok gönül yaramıza merhem oluyor. Nasıl bir sözse? (17:25)
“Can bu tenden gitmedikçe
Pervaneyim Kur’âna ben
Pâyinin altında tozdan
Bir zerreyim muhtâra ben
Kim ki benden duyduğundan
Farklı sözler nakleder
Söyleyenden söylenenden
Davacıyım Rahman’a ben”
Hz. Mevlâna (Tercüme Cinuçen Tanrıkorur)
Mesnevi âlimi diyelim… Herkes maşalah mesnevihan oluveriyor… Gerçi Şefik Bey merhum çok iyi Farsça da bilirdi amma mesnevinhanlık bir tevcihtir, ancak bir mesnevihan tarafından verilir. En son klasik mesnevihan Allah rahmet eylesin Tahir Olgun, Tahir’ül Mevlevî idi. Şefik Bey onun talebesi idi, ben de onun talebesiydim ayrı mesele ama Şefik Bey tevcihli mesnevihan değildi.
“Men bende-i Kur’an’em eger can darem,
Men Hâk-i Reh-i Muhammed Muhtarem”
diye başlayan rubaiyi Cinuçen abi rahmetli böyle tercüme etmiş, pek çok tercümesi vardır.
Biz de bir zamanlar meraklı iken
“Tende can oldukça sadık bendeyim Kur’an’a ben
Zerre-i Rah-ı Resûl oldum da erdim şana ben
Çıksa ger hakkımda bundan başka söz nakleden
Bil ki bizârem o sözden ve o sözü nakledenden”
diye bir şeyler karalamıştım…
Hz. Pîr’in kullandığı özel kelime bizâr, davacı demek değildir. Bizâr “bıktım usandım, vıdı vıdı ettiniz, yediniz beni” demektir. Demek ki Hz. Pîr o daha o zamanlarda hakkımda benim söylemediğim sözleri söyleyeceksiniz diyor. O sözü söyleyenden de, o sözden de, nakledenden de şimdiden bıktım diyor. Bunu 700 sene önce öngörebilmek akılla mı oluyor, velayetle mi oluyor? (23:05)
“Kaderimde hep güzeli aradım
İçimdeki sazlar başka söz başka
Hayâlimde canlanırken murâdım
Duvardaki resim başka sen başka
Gökyüzünde otağ kurdum oturdum
Yeryüzünde hayat başka ruh başka
Bu sevdâdan artık ben de yoruldum
Yaz yağmuru kış yağmuru bambaşka.”
Beste: Avni Anıl, Güfte: Fethi Dinçer
İlk mısra bile yeterince insanı tefekküre sevkedebilir. Biz zaten arada masiva perdesi olmaksızın, dünya belası, nefis olmaksızın bezmi elestte Hak meclisindeydik. Ama Murad-ı İlahi böyle tecelli etti, dünya hapishanesine beden mahpesinde gönderildik. Düşüncelerimiz bile beden mahpesinin bize verdiği tesir ile sınırlıdır.
Elbette her insana güzeli arama ve bulma cevheri verilmiştir. Güzelden anlamayan insan yoktur ama nefsine mağlup olup hep onun emrinde kalanlar güzeli bulma cevherini nefis çamuru ile örttükleri için üzerinin mutlaka ya kendilerinin tövbesi ile ya bir safa nazar ile veya bir olgunlaştırıcının sözünü dinleyerek temizlemeleri lazım. O zaman güzeli bulurlar. Bu güzel, nefse güzel gelen güzel değildir. (32:05)
“Âşık zikret Mevlâ’yı
Kan ağlayu ağlayu
Terket kuru sevdâyı
Kan ağlayu ağlayu
Gezme aylak boşuna
Düşme halkın peşine
Tövbe et kem işine
Kan ağlayu ağlayu
Hakk rızâsın ara gör
Zikr-i Hakk’da duragör
Cânın dosta viregör
Kan ağlayu ağlayuya
Hakk yoluna kıl fedâ
Başı cânından cüdâ
Seni affetsin Hudâ
Kan ağlayu ağlayu
İste Hakk’ın zâtını
Al Hakk’dan murâdını
Dilde virdet âdını
Kan ağlayu ağlayu
Cennet sana açılsın
Hep rahmetler saçılsın
Nûr hulleler biçilsin
Kan ağlayu ağlayu
AŞKÎ sen de zikreyle
Yâr adını fikreyle
Her hâline şükreyle
Kan ağlayu ağlayu”
Muzaffer Ozak Hazretleri
Efendi Hazretleri’nin bir sözünü tekrarlayarak son dörtlüğü konuşalım… Evliya nutukları ya ayet tefsiridir, ya hadis mealidir, ya da muhabbet-i İlahi’nin ve o muhabbet-i İlahi’yi bize nakleden büyüklere olan muhabbetin ifadesidir. “Her haline şükreyle” mısrası “Elhamdülillah Alâ Külli Hal” hadisinin tercümesi değil mi? (42:20)
“Bir ateşim yanarım külüm yok dumanım yok
Sen yoksan mekanım belli değil zamanım yok
Fırtınalar içinde beni yalnız bırakma
Benim senden başka sığınacak limanım yok”
Beste: Avni Anıl, Güfte: Ümit Yaşar Oğuzcan
“Gece gündüz döne, döne,
İstediğim Hakk’tır benim,
Allah deyip yana, yana,
İstediğim Hakk’tır benim.
Kor yanayım, kül olayım,
Taşkın akan sel olayım,
Çiğnet beni yol olayım,
İstediğim Hakk’tır benim.
Seyit Nizamoğlu yürü,
Bula gör kendinde yari,
İnleyü ben zarı, zarı,
İstediğim Hakk’tır benim.”
Seyit Nizamoğlu Hazretleri
Ümit Yaşar Bey de “bir ateşim yanarım, külüm yok, dumanım yok” diyor, Seyit Nizamoğlu Seyit Seyfullah Efendimiz de “ko yanayım kül olayım” diyor…
Bütün mesele var olmakta değil, yok olmaktadır, çünkü hakiki var bir tanedir. Öteki varlar zandan ibarettir ve mevhumdur. O zaman varlık çok önemli değildir. Yağmur tanesi olup en ufak bir sıcaklıkla buhar olup taneliğin biteceğine denize düş ben denizim de. Deniz buharlaşarak bitmez.
Cemiyetçilik kendinden geçmeyi gerektiren bir haldir, ferdiyetçilik var olmayı gerektiren bir haldir.
Nasıl denizde mendirekler, iskeleler, direkler yapılıyor, deniz ulaşımı bu şekilde sağlanıyor, yoksa denizde batılır. Biz de tutunacak dalımız, sığınılacak limanımız, bağlanılacak iskele babamız olmazsa hayat fırtınasında batarız. Oraya bağlanmayı hürriyet mahrumiyeti olarak görenlerin de şaşarım akl-ı perişanına… (47:05)
“Mestâne-i aşka ben ayamadım
Ezelden ağladım, hiç gülemedim
Cümle âlem yanar âh u zârımdan
Vech-i îcad neymiş, ben bilemedim”
Beste: Zekai Dede Efendi, Güfte: Hakkı Efendi
Allah rahmet eylesin Hafız Zeki Altun büyüğümüze, bu eseri ondan meşk etmiştik. O da Büyük Hafız Kemal Bey’den… Büyük Hafız Kemal Bey çok önemli bir mevlithan… Onun hakkında bir anektod vardır, İngiliz işgâli sırasında bir yaz günü Yeni Cami minaresinden ezan okuyor, o sırada Galata Köprüsünden de İngiliz işgâl kumandanı general üstü açık bir otomobil ile geçiyor. General otomobili durdurup ezanı dinliyor, daha sonra kumandanlığa gider gitmez “bugün ikindi ezanını Yeni Cami’de okuyan hafıza bir daha ezan okutmayın” diyor. Kurmayları bu doğru olmaz diye itiraz edince şu cevabı veriyor: “Hint müslüman askerlerimiz bu ezanı duyarlarsa onlara emir geçiremeyiz…”. Hazıf Kemal Bey işte öyle ezan okuyor… (61:00)
Sözün sahibi Somuncu Baba Hazretleri, asır 1300lü yılların ortaları sonları… Hz. Pîr Aziz Mahmud Hüdayî Efendimiz 1600lü yıllar… Çok sade şekilde aynı sözü buyurmuş. Hakikat bir, zuhuru değişik diye hep söylüyoruz, işte misali:
“Olmayınca senden atâ, Kul neylesin yâ Rabbenâ”
Hamidî Veli ile Aziz Mahmud Hüdayî Hazretlerinin söyledikleri arasında fark var mı, biri Hacı Ali demiş, biri Ali Hacı demiş. Bu hakikatin sadece zuhurunun değişik olduğunu öğrenme zamanı çoktan geldi geçti, yoksa deminki şarkı gibi “ömrüm ziyan olup geçiyor”. (67:05)