Hz. Mevlâna ve Şeb-i Arûs
Aklıselim | TRT 1| 9 Aralık 2010 | 38′ 15”
Müslüman olmak için düşünür olmak şarttır. Allah, Kur’an-ı Kerîm’inde müslümanlar, mü’minler şunları, şunları yaparlar ve düşünürler diyor. Bir velinin veli olmasının olmazsa olmaz şartı fikirlerinin, düşüncelerinin ve özellikle davranış biçimlerinin ayet ve hadise uygun olmasıdır. Uygun değilse veli olmasını bırakalım, tuttuğu yol yol batıldır. (0:00)
Hz. Mevlana, çok yakını olan Selahaddin Zerkubî hazretleri ile birbirlerini o kadar çok seviyorlar ki, bu sevgiyi sıhri bir bağ ile ebedileştirerek Sultan Veled Efendimiz ile Selahattin Zerkubî hazretlerinin kerimesi Fatma Sultan izdivaç ediyorlar. Bugün bütün Hz. Mevlana sülalesi onlardan gelmektedir. Selahaddin hazretleri şöyle buyuruyor: “Kardeşler, yarın öbürgün benim kabrime gelmek icap ettiği zaman, sakın ha eli boş gelmeyin, sizin o çukur gördüğünüz yer benim Peygamberim’in tarifi ile cennet bahçelerinden bir bahçedir. Cennet bahçesine eli boş gelinmez, deflen dümbeleklen gelin.” Hz. Mevlana bunun mucidi ve ilki değildir ancak bütün o söylenenler kişisel olarak kalmıştır, Hz.Mevlâna’nın söyledikleri bir tarikat olarak Kırım’dan Medine’ye, Trablusgarb’dan Tebriz’e kadar yayılmış bir yol olduğu için meşhur olmuştur. Meşhur olması demek ilk olduğu anlamına gelmez. Hz. Mevlâna’yı anma merasimlerinin inşallah anlama merasimlerine dönmesi umulur… (01:30)
Malûm, kabir ziyareti ibret almak için ve kabrin kişinin makamı olduğunu bilerek yapılması gereken Resûl-u Ekrem Efendimiz tarafından da tavsiye edilen bir davranıştır. Kabirde olan kişi değildir, kişinin bedeni kabirdedir. Biz bedenden ibaret değiliz. Topraktan gelen toprağa gider doğru ama biz topraktan mı geldik? Hz. İnsanın topraktan geldiğini kabul etmek mümkün mü? Onun için Hz. Mevlâna daha çocukken Anadolu’ya göç sırasında Feridettin Attar ile karşılaştıklarında Sultan Ulema Efendimizle sohbet ediyorlar, Feridettin Attar nereden gelip nereye gidiyorsunuz deyince Hz. Mevlâna çocuk yaşında “Allah’tan Allah’a…” cevabını veriyor… Onun için biz Allah’tan gelip, Allahla yaşayıp, Allah’a gidicilerdeniz, onun için topraktan gelip toprağa gitmeyiz. Bu yüzden kabir ziyaretlerinde kişi değil kişinin makamı ziyaret edilir. Makamı ziyaret edilmek sureti ile kendi zatı ziyaret edilmiş olur. Cenab-ı Pîr ahirete irtihal ettikten sonra başta mahdum-u mükerremleri Sultan Veled Efendimiz olmak üzere yerine kaim-i makam olan Kerimettin Bektemur hazretleri, iki gözü gibi sevdiği, “Sen Hakk’ın ışığısın” diye hitap ettiği Çelebi Hüsamettin ve diğer yâran ziyarete geliyorlar, bu ziyaretler genellikle cuma namazından sonra oluyor. Bu ziyaretler devam ede ede huzurundan istifade etmek için şiirlerinden okunmaya başlıyor, sonra Selahattin Zerkubî Efendimiz’in tavsiyesi ile musikî icrasına ve bina yapılmasına karar veriliyor. Böylece müesseseleşme başlamış oluyor ve Şeb-i Arus kutlamaları da bu müesseseleşmeye paralel olarak başlamış oluyor. (06:10)
İslâm bir düşünce ve inanç sistemi değildir, bir yaşayış sistemidir. Bir yaşam dinidir, hayat dinidir. “Ahireti için dünyasını, dünyası için ahiretini tercih eden bizden değildir” buyuran bir Peygamber’in ümmetiyiz. Meraklı olanlar sayıversinler, Kur’an-ı Kerim’de kaç tane ahiret, kaç tane dünya kelimesi var? İslâm tevhid dinidir, dünya ahiret ikiliği yoktur. Dini yeşil bir cevize benzetelim, dış kabuğu şeriattir, serttir, acıdır. Onun içindeki kahverengi kabuk kendi kendine kırılmaz, kırmasını bilen bir mürşid kırar, ona tarikat derler. İçindeki cevize hakikat derler. Cevizden kasıt içindeki meyvedir, ne dıştaki yeşil, ne onun içindeki kahverengi sert kabuktur. Marifet ise o cevizi yemeye derler. O cevizi yiyenlerin aldığı lezzet o kişinin şahsına göredir. Onun için cevizi yeşil kabuktan ibaret zannedenlerle ceviz konuşulmaz. Keza kahverengi sert kabuk zanedenlerle de konuşulmaz, cevizi yiyenlerle cevizi yiyenler konuşur. İşte bu manâda zahitler İslâm’ı ibadet ritüellerinin yerine getirilmesi ile bitti zannedenlerdir. Niyazi-i Mısrî Efendimiz bunlara asırlar önce cevap vermiştir. “Savm-u salat hac ile sanma biter zahid işin; İnsan-ı kâmil olmaya lazım olan irfan imiş” Din kuşunun bir kanadı mükellefiyet, bir kanadı muhabbettir. İnsan şeklinde olup da henüz insan olamayanları insan etme mesleğine tasavvuf denir. Onun için “Dergah mutfaklarında yemek pişmez, adam pişer” denmiştir. (11:00)
İznik’teki Eşrefzade Abdullah-i Rumî hazretlerinin divanını okuyabildik mi, ayinini seyderebildik mi; Kastamonu’da Hacı Şaban-ı Veli Efendimiz’in ayinini seyredebildik mi, Sivas’ta Şemseddin-i Sivasî hazretlerinin kitaplarını okuyabildik mi; ki insanlar buralara gitmiyor da Hz. Mevlâna’ya gidiyor diye söylüyoruz… Bu ilgi Hz. Mevlâna’nın Zat-ı Seniyyelerine ve Tarîk-i Mevleviyye’ye değildir, başka açık yer yok ki. Mevlevi sikkesini herkes tanıyor, Halvetî tacını bilen var mı? Kadirî, Nakşî tacını bilen var mı? Değerlendirmelerimizi neticeye göre değil sebebe göre yapmamız lazımdır. Şabanî Darbı Esmasını bırakın izleyeni ismini bilen yok. Mevlevî ayinindeki yüksek estetiği seyredenler başka bir ayin görmediler ki? Bütün bu ilgi Cenab-ı Mevlâna’nın zatı ve Tarîk-i Mevleviyye’nin yüceliğinden kaynaklanmıyor, çünkü tercih edilecek başka bir şey yok. (19:25)
Tasavvufun ana ilkeleri bilinmeden, tasavvufun bir din kurumu olduğu bilinmeden bir takım eksik, noksan, hatta yanlış bilgilerle Hz. Mevlâna’nın bir fon teşkil ettiği, ticari kazanç için yapılmış eserler elbette ki nalâyık şeylerdir. Kime ne söyleyeceksiniz, söylediğinizi ne ile gerçekleyeceksiniz, her otorite müeyyideye sahip olmalıdır. (23:05)
İstanbul’da Eyüp Sultan’da İbrahim Ümmî Sinan hazretleri vardır, “Sarraf gerek gevhere, nâdan bilesi değil” diyor… Bu işler biraz ihtisas işidir, herkes anlamaz. Tasavvufun ne olduğunu ve hangi oranda toplumda olduğunu öğrenmek için Efendimiz’e bakacağız. Her derdimizin ilacı Efendimiz’dedir. Yeter ki doğru bakmasını bilelim. Malûm 124 bin ashabı olduğu rivayeti hakimdir, Ashab-ı Suffe kaç kişi, Ehl-i Biat kaç kişi? Niye Hz. Peygamber bütün ümmetinden biat almadı? Ashab-ı Suffe’nin sayısı üçyüzü bulmaz. Bu tarikatın özel ve oransal olarak az olduğunu gösterir, ama bu azlık topluma yol vermede, topluma ışık tutmada aklınıza hangi isim geliyor ise mutlaka ya bir mutasavvıfdır, ya tasavvuf terbiyesinden geçmiştir. Tasavvufu herkesin bilmesi mümkün değildir. Nefsani işlerde insanları peşine takmak kolaydır ama gönül işlerinde zordur. (26:10)
Diğer Pîran-ı Kiram da elbette aşıktır ama Sultanü’l Aşıkîn Cebab-ı Mevlâna’dır. Hz. Mevlâna bu işlerin nasıl halledileceğini bizlere tavsiye ederken bir beytin sonunda üç kelimelik birşey söyler: “Benim yaptığım gibi..” “Allah’a dua edeceksiniz, nefisten kurtulmak için; tevazu sahibi olacaksınız; çok verici olacaksınız, haset ve kibirden kendinizi kurtaracaksınız…” Hz. Mevlâna’nın Hz. Şems ile karşılaşana kadar molla, sonra aşık olduğu söyleniyor, bu yanlıştır. Hz. Mevlâna Hz. Şems ile karşılaştığı zaman Seyyid Burhaneddin Efendimiz’in halifesi idi. Ayrıca Hz. Pîr’in Hz. Şems’den önce de şiir yazdığını biliyoruz, mahlası da Suskun’dur. Divan-ı Kebir’e Divanı-ı Şems dendiği için Hz. Şems’i ne kadar çok sevdiği söyleniyor ki doğrudur, ancak şunu da bilelim ki, Mesnevi-i Şerif’in Hz. Pîr tarafından konulmuş resmi adı Hüsamîname’dir. Birini birine tercih etmek mümkün değildir. Bir Şems, bir Mevlâna gidiyor… Bir kere bu şekilde bahsetmek terbiyesizliktir, tarikatte terbiyesizlik olmaz. Babanın oğlu mu bahsettiğin zatlar? Allah velilerinden lanettayin insanlardan bahseder gibi bahsedilmesi Kur’an-ı Kerim’de Hucurat suresinin ilk baştaki ayetlerine muhaliftir. Muhalif olup olmadığını tercümeden değil tefsirlerden okuyuversinler. (31:00)





