Bütün mesele edeptir, gerisi teferruattır
Şarkılar Seni Söyler – 11. Bölüm | TRT MÜZİK | 72′ 59”
“Ne senin aşkına muhtaç, ne esirin olacağım
Öyle bir sevgili buldum ki seni unutacağım
Yeni aşkın kucağında yeniden doğacağım
Öyle bir sevgili buldum ki seni unutacağım”
Beste: Muzaffer İlkar, Güfte: Erol Sayan
Bu güfteler bahis konusu ettiğimiz gibi anlaşılmayıp daha çok nefsani anlaşılmaya maruz kalmış yani sanki burada eski sevgiliyi çatlatmak için söylenmiş gibi geliyor, öyle değil ki!.. Öyle anlaşılır mı anlaşılır ama noksandır.
Esir olmak nefsin işidir, demek ki o aşk zannettiği meyli onu elde etme arzusunun esareti halinde zuhur etmiş.
Sevgili seni sevmeden sen sevgiliyi sevemezsin, çünkü sevgi su gibi yukarıdan aşağıya akar. Seni unutacağım demek öyle bir kapsayacak ki sen unutulmuş olacaksın. Yeni aşkın kucağında yeniden doğacağım, burası çok mühim, çünkü bizim hayat dediğimiz bedeni varlığımızın dünyadaki süreci “hayat” değildir. O hayat bitkilerde hayvanlarda da vardır, insanı bitki ve hayvandan üstün kılan şey o yeniden doğuştur. Doğuş anne rahminden ayrılmak değildir, kişinin kendi iradesi ile, tefekkürü ile ortaya koyduğu hatalardan ayrılıp doğruya doğmaktır. Bu ancak yeni aşkın kucağında olur.
“Mecnuna sordular Leyla nice oldu
Leyla gitti adı dillerde kaldı
Benim göynüm şimdi bir Leyla buldu
Yürü Leyla ki ben Mevlâ’yı buldum
Leyla Leyla derken Mevlâ’yı buldum”
Aynı mananın başka sözlerle söylenmiş hali… (03:30)
“Bir kızıl goncaya benzer dudağın
Açılan tek gülüsün sen bu bağın
Kurulur kalplere sevda otağın
Kimbilir hangi gönüldür durağın
Her gören göğsüme taksam seni der
Kimi ateş gibi yaktın beni der
Kimi billur bakışından söz eder
Kimbilir hangi gönüldür durağın”
Beste: Amir Ateş, Güfte: Melek Hiç
“Her gören göğsüme taksam seni der” İnsanların ihtirası, hırsı arabaların marş motoru gibidir. Marş motoru ana motoru çalıştırır. Marş motoru ile devam edilirse araba kısa bir yol yürür sonra kömürleri yanar bir daha çalışmaz hale gelir. Hırs böyle bir itici güç olması ötesinde asli güç olunca adamı yarı yolda bırakır. Hırs sahipleri “ben ilerledim” zanneder ama hakikatte ilerlemez.
Arzular ve hırslar muhabbet zannediliyor, halbuki “mu-” öneki karşılıklılık ifader eder, ben seni sevmezsem sen beni sevemezsin, sen beni sevmezsen ben seni sevemem… Benim sadece seni seviyor olmam mümkün değildir, bunu bir türlü öğrenemedik.
Bestekâr güftede kendine ait, kendini söyleyen, hiçbir şey olmazsa takdir ettiği bir söz olmazsa o sözleri besteleyemez. Hafız Amir abi de Melek Hanım’ın bu sözlerini sadece beğenmemiş, onda kendini anlatan bir şeyler de bulmuştur.
Kızıl goncaya benzeyen dudağın sahibi dilber her göğse değil ER göğse takılır. (12:25)
İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri gelmiş geçmiş birkaç çok önemli müfessirden biridir. Bunu herkes kabul ediyor fakat aynı zâta tarikat sofusu demek küstahlığında bulunup bunu yazıya ve kitaba dökenler de var. Bu nevi zevat öylesine Mirât-ı Mücella yani cilalı aynadır ki Niyazi-i Mısrî Efendimiz’in buyurduğu gibi
“Halk içre bir âyineyim herkes bakar bir an görür
Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür”
Dolayısı ile tarikat sofusu diyenler ancak kendi inançlarının sofusu olup objektif ilim sahibi olmayanlardır.
Eşitlik bugünkü kullanışı ve telakkisi ile bir beladır. Parmak izin eşit değil, dna’n eşit değil, mânan niye eşit olsun? Dünyada bir tek eşitlik vardır: haklardan istifade eşittir. Hakları kullanmada bile eşitlik yoktur. Allah’ın her günü birse salı günü cuma kılalım veya şabatı perşembe yapsınlar. Aylar, günler, geceler, mekanlar, insanlar asla birbirinin aynı, eşit değildir.
Cenab-ı Peygamber Efendimiz saadetle buyuruyorlar ki: “Recep Allah’ın ayıdır, Şaban benim ayımdır, Ramazan ümmetimin ayıdır”. Şaban ayı özelliği olan bir aydır, Cenab-ı Peygamber’e tahsis edilmiş bir zaman dilimidir.
Bizim mübarek zamanlarla alakalı bir tek formumuz kalmış, Mirâciyye. Berâtiyye de vardır, var olduğunu biliyoruz da günümüze numunesi erişmemiş. Ayrıca mübarek üç ayların geldiği ile alakalı güfte ihtiva eden eserlere Recebiyye, Şabâniyye, Ramazâniyye denir ama ayrıca bir de Berâtiyye var ki o Efendimiz’in “Şaban’ın ortası” diye dikkat çektiği bir gecedir. (24:20)
“Defter-i a’mâlin Hakk’a sunulur
Berâtın verilir Berât gecesi
Ömürler rızıklar ta’yîn olunur
Hâcetin görülür Berât gecesi
Bu gece ma’nâda Kevser içilir
Mü’mine nûrlardan hulle biçilir
Âşıka Firdevs’den kapı açılır
Cennete girilir Berât gecesi
Mü’minler düzahdan berî olurlar
Münkirler gidecek yeri bulurlar
Yapılan hayırla şerri görürler
Defterler dürülür Berât gecesi
Gündüzü şevk ile sâim olmalı
Gecesi zevk ile kâim olmalı
Mevlâ’ya kullukda dâim olmalı
Sırlara erilir Berât gecesi
Şa’bân’ın onbeşi hayr-ı kesîrdir
Gaflete düşenler nefse esîrdir
Kadrini bilene “kadir”le birdir
Huzûra vanlır Berât gecesi
Bu gece dünyâya nidâ olunur
Herkesin hâceti kazâ olunur
Mü’mine ihsânlar atâ olunur
Önüne serilir Berât gecesi
Ey AŞKÎ Sûre-i Duhân’ı oku
Silinir kalbinden üzüntü korku
Kim almak isterse cennetten koku
Kur’ân’a sarılır Berât gecesi”
Hz. Muzaffer Özak, Beste: Hakan Alvan
Berat gecesini anlamak isteyenler Sure-i Duhân’ın tefsirlerini okurlarsa anlarlar… Berat gecesi vardı yoktu diyenler herhalde İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri’ne itiraz etmeyeceklerdir, Hazretin bir eseri daha vardır
“Yazılır Halkın Beraatı
Gelince Berat Gecesi
Ger Hayatı Ger Mematı
Gelince Berat Gecesi”
Keza Emir Sultan Hazretleri’nin
“Oturmuş ümmetin beratın yazar” diye nutku vardır. (39:35)
“Kalbimin levhinde ancak kamet-i yar elfi var
Pişi çeşmanımda yarin nokta-ı ruhsarı var
Başka harf öğretmedi üstad-ı aşk “lem-yezel”
Bildiğim bir, gördüğüm bir, sevdiğim bir Allah var”
Ken’an Rıfaî Hazretleri
“Ben ben isem canda değil
Ben sen isem tende değil
Sen ben isen ten can olur
Can ten olur bende değil
Hasılı benden çıkıver
Benliğimi viran ediver
Canda beni ister isen
Benliği at can oluver”
Ken’an Rıfaî Hazretleri
Hakikat-i mutlak tevhidden ibarettir. Bu kadar teferruat o tevhidi anlamak içindir. Teferruata takılıp kalanlar ki bu teferruatın başında “ben” gelir, o zaman hakikata ulaşılamıyor. “Ben” perdesi mani oluyor.
“Ben”liği attıktan sonra can bulmak için ayrıca gayret sarfetmene lüzum yok. Bunu da Hazret Türkçe’deki “-ivermek” masdarı ile ifade ediyor. Bu gibi sözler -şiir bunun yanında hafif kalır- hakikatin şiirsel dille manzum şekilde ifadesidir. Sultan Veled Efendimiz öyle diyor, “şiir ne ki ben onunla uğraşayım, benim fennim şairlerin güzel söz söyleme fenninden sanatından başka bir şeydir”.
Nasip olup olmaması ayrı bir şeydir. Biz Tanrılık taslamayacağız, kendi üstümüze düşeni yapacağız. “Allah bana böyle yaptı, şöyle yaptı”… Sanane… Sen senin üstüne düşeni yapıyor musun, yapmıyor musun, kul olarak bunu düşüneceksin. Ama biz böyle yapmıyoruz, bir başarı elde edince “ben” yaptım, başarısızlık olunca “ne yapalım, kader, nasip” diyoruz. Kader ve nasibin sahibi Allah’dır. Kabahatı Allah’a yüklemek şeytanın işidir. Herkes iblisin Hz. Adem’e secde edilme emrini getirmediğinden dolayı, Allah’a isyanından dolayı Rahmet-i İlahi’den kovulduğundan bahseder, hakikati böyle değildir. Bu fiilinin kabahatini Allah’a yüklediği için, edepsiz olduğu için Rahmet-i İlahi’den kovuldu, kusur işlediği için değil… Hz. Adem de aynı kusuru işledi, O da Allah’ın emrini dinlemedi, ağaca yaklaştı ama kabahati kendisi üstlendi. Şeytanın Rahmet-i İlahi’den kovulma nedeni edepsizliğidir. (45:00)
“Beni âteşlere salan o kapkara siyâh gözler
Beni çılgın gibi yakan o tatlı sözler, güler yüzler
Hayâtımda sana kanmak nasîb olmaz ise eğer
Kapansın, perde çekilsin cihân sensiz hiçe değer.”
Beste: Zeki Ârif Ataergin, Güfte: Necâti Tokyay
“Gubar-ı payine almam cihânı Yâ Resûlallah,
Değişmem muyine heft asumanı Yâ Resûlallah
Duyunca makdem-i teşrifin sulb-i pakinden Âdem
Değişti habbeye bağ-ı cinanı Yâ Resûlallah.”
Şeyh-i Ekber İbni Arabî Hazretleri Fütûhat’ta Hz. Adem’in işlediği fiilin hakikatte Nehy-i İlahiye muhalif olmadığını izah eder.
Hz. Adem cennete ilk girdiği zaman Rıdvan meleği “Burası ebedidir, hüzün yoktur keder yoktur fakat Kaderullah’dan kaçamazsın. Bu ağaca yaklaşma” ikazını yaptı. Hz. Adem Allah’ın halifesi olduğu için melekler de, cennet nimetleri de onun sözünü dinliyorlar, o ağaca “git gözümün önünden” dedi, bu yetmiş defa tekrar etti. Gidiyor ağaç tekrar geri geliyor… Yetmişincide o ağaç dedi ki “Kaderullah’dan daha ne kadar kaçacaksın ya Adem, beni bir daha kovma” dedi. Dolayısı ile Allah’ın iradesi dışında bir şey yapmadı. Burada incelik başka bir şey, Hz. Adem “kabahati ben işledim” dedi, “sen bana işlettin Ya Rabbi” demedi. İşte insanlık budur. Şeytan kabahati Allah’a yükledi, Rahmet-i İlahi’den tard oldu, Hz. Adem “ben kabahat yaptım, kusura bakma ya Rabbi” dedi, bütün insanlığın babası oldu.
Bütün mesele edeptir, gerisi teferruattır. (55:40)






