“La ilahe illallah” mahlûk sözüdür, “Muhammedün Resûlullah” Allah sözüdür
Elmalı’nın Canları | 28 Ağustos 2015 | TRT DİYANET | 100′ 42”
(Muhterem Ömer Tuğrul İnançer Hocamız’ın teşrif buyurdukları programın ikinci bölümü 46:02’de başlamaktadır.)
Kaybolmayan, kaybolmayacak olan, mahşere kadar Allahu Sübhanehû ve Teâla’nın Hafız ismi şerifinin tecelli ettiği bir kurumdur Muhammedîlik. Müslümanlık ise öyle bir Hafız isminin tecellisine sahip değil… Çünkü İbrahimîler, Eyyubîler, İdrisîler, Şitîler, İsmailîler… Hepsi müslüman ama Muhammedî değiller ve hepsi kaybolmuş. Ancak onlardan kala kala tevhid inancı kalmış. Efendimiz Hazretleri de hanif. Hiç puta tapmamış, içki içmemiş, kötü fiilleri O’nun İsm-i Şerifi ile anmaya edeb ederim, hiçbir kötü fiili yok. Bu sadece Efendimiz’e mahsus bir durum değil, Hz. Ebubekir’in de yok, Hz. Abdurrahman ibni Avf’ın da yok. Hz. Ömer başka, o eskiden putperest, ama Muhammedî süngeri ile silindi miydi, cevher ortaya çıkar.
Efendimiz Aleyhisselâtu Vesselâm, Meymune Validemiz’in “Ya Resûlallah, siz Beyt-i Makdis’i gördünüz, keşke imkan olsa biz de görmüş olsaydık” buyurduğu zaman Kudüs hristiyan işgalinde… Ve Beyt-i Süleyman veya Mescid-i Süleyman veya Mescid-i Aksa hristiyan kilisesi halinde, üstelik de bakımsız. Efendimiz “Evet, keşke bu imkan olsaydı, ama madem ki bu imkan yok, hiç olmazsa Beyt-i Makdis’in aydınlatılması için yağ gönderebilirsin” buuyuruyor. Bunun üzerine Meymune Validemiz yağ gönderiyor, sonra O’nun ismi şerifine Hz. Ömer döneminde vakıf kuruluyor, o vakfı Mervan bin Abdülmelik iyice olgunlaştırıyor. Hala Kudüs’de Mescid-i Kıble olan binanın önündeki binanın altına girildiğinde yağ fıçıları durmaktadır. Hristiyan mabedi iken Efendimiz oranın mübarekliğinden aydınlatılmasına hizmet etmek için Zevce-i Muhteremesi’ne yağ göndermesini emrediyor. Demek ki Mescid-i Aksa’nın değeri içine put koymakla bitmiyor.
Tecelligâh-ı İlahi olan insanın kazara nefsine uyup putperest olması ile değeri düşer mi? Nasıl Kâbetullah’dan Yed-i Beyza-i Muhammedi o putları temizledi ise bir Elmalılı veya bir başka yerli Veli gelir, kalpteki putları devirir bembeyaz ortaya çıkar.
Efendimiz’in risaletinden önce Hira mağarasında halvete giren sadece Efendimiz değildir. Mesela muhterem halası Safiye binti Abdülmuttalib’in dahi Hira’da halvete girdiğini, O’nun da bir hanif olduğunu, Peder-i Âlileri Abdullah bin Abdulmuttalib’in, Ebu Talip bin Abdulmuttalib’in hanif olduğunu bilmiyoruz. (48:05)
Nasıl haniflik döneminde o din sadece itikadi ve duaî hale indirgendi ise bizim gidişatımız da öyle. Yaşama dini olan müslümanlık ibadet ritüellerini yerine getirmekle sınırlı tapınma dini haline indirgendi, bunun sonu dua dini haline gelmektir. Halbuki İslâm bir yaşama şeklidir.
Şuursuz olmaz ama her şeyin şuurla ve akılla olacağını sanmak da ayrı bir gaflettir. Kur’an-ı Kerim’de o zaman bedava mı söylüyor Allah “Sizin şuurunuz yetmez” diye. Bunun bendeniz daha amiyane çevirmeye çalışıyorum “Sizin aklınız basmaz” diyor Allah… Mesela şehitlerin diri ve Allah indinde rızıklandırılıyor olmasına aklınız ermez diyor. Keza benim Habibime mesela Huzur-u Şerifinde sesinizi yükseltmek gibi bir edepsizlik yaparsanız ki bu Hayat-ı Saadeti Muhammedî ile sınırlı değildir, amellerinizi yok ederim ama buna aklınız ermez diyor… (53:30)
Allahu zü’l Celâl Ehâdiyyet aleminden Vâhidiyyet alemine geçmek murad ettiği zaman, Ehad’de kendinden başka kimse yok, Vahid’de başkaları da var ama tek Tanrı…
İlim öğrenmek çok basittir, ne kitap okumak ister, ne hocaya gitmek ister, bildiğini yapmak yeterlidir, çünkü hadis gayet sarih “Siz bildiğiniz ile amel edin, Allah sizi ilme varis kılar” diyor. Varis kimdir, yakındır, Allah sizi kendine yakın kılar diyor Efendimiz. Yakın kılınca da mirascı olursun yeter ki amel haline dönüşsün.
Sen Allah’dan ittika et, kork demek değildir bu, neden Allah’dan korkayım, Allah korkunç mu? Allah güzeldir, güzel sevilir, güzelin rızasını kaybetmekten korkulur, onu üzmekten korkulur, arada çok önemli fark var. Allah’dan ittika ederseniz size O öğretmen olur.
Allahu Teâla varlığından haberdar olunmasını murad ettiğinde Zâtından değil Nûrundan bir Nûr ayırıp Kün emrini özel olarak o Nûr’a verdi. “Küm Muhammedâ”. O Nurullah Nur-u Muhammedî haline dönüşüp insan şeklinde tecessüm etti. Onun için insanın şekli mübarek ve muhteremdir. İnsanın yüzüne vurulmaz, insanın cesedi yakılmaz, muhteremdir, velev ki putperest olsa.
Nûr-u Muhammedî dile gelip “La ilahe illallah” dedi, Allah cevap ihsan buyurdu “Muhammedün Resûlullah”. Bunun içindir ki La ilahe illallah kelimeyi tayyibesi mahluk sözüdür, Muhammedün Resûlullah sözü Allah sözüdür.
Muhammed Mustafa’nın talim etmediği “La ilahe illallah” kelimeyi tayyibesi adamı kurtarmaya yetmez. Ama Muhammed Resûlullah her şeye yeter. (57:45)
Efendimiz’in şairlerinden ve kumandanlarından Abdullah bin Revaha şairler hakkındaki ayet nazil olunca biraz müteessir olmuş, şairler sanat göstermek için hadlerini aşarlar, anlamadıkları konulara dahil olurlar, şaşkınlık vadisinde dolaşırlar mealinde ayet gelince üzülmüş ama ayetin devamı var, iman eden ve salih amel işleyenler müstesna… Dolayısı ile Elmalılı Erenler gibi zevât-ı kiram bu sözleri sanat endişesi ile söylememişler. Bunu Sultan Veled Efendimiz “şiir ne ki ben onunla meşgul olayım. Ama insanların aklında şiirin kalıplaşması daha kolay kalacağı için hakikatleri kolay ezberlesinler diye şiir söylüyorum” diyerek belirtiyor. (63:25)
(Tekke şeyhliğine atama belgesi üzerine) Devlet hiç bir zaman böyle bir tayine karışmamıştır sadece devletliğini göstermek için mevcut bir hali tasdik eder mahiyettedir. Mesela Meclis-i Meşayih kurulduğu zamanda da postnişin efendiler Alem-i Cemâl’e göçtükleri zaman o tarikın o dergahın usulüne göre yeni postnişin olan zat Meclis-i Meşayihin ziyaretine gider ama Meclis-i Mesayih’in izninden geçmez, tasdikinden geçer. Dolayısı ile bu tayin naehil kimselere devlet tarafından verilmiş bir tayin değildir. (83:30)
Vakıf meselesi ile post meselesi birbirine çok bağlanmış. Bugün Rumeli’deki problem de bence o. Bu bir saltanat değildir, babadan oğula geçmez. Evlada değil erbabadır. Vakıflar meselesi, özellikle toprak kaybı ile beraber kaybedilmemiş topraklarda olan dergahların, kaybedilmiş topraklarda olan vakıflarından kaynaklanan böyle problemler olmuştur. Zaafiyet geldi mi bir adamın bir yerine gelmez, bütün bedenine gelir, devlete de geldi miydi tekkesi medresesi meclisi padişahı saltanatı hepsine birden gelir. (87:00)
Rabbü’l Alemin’in nazlılarından biri diyor “Ya Rab, sen olmasan, ben olmazdım, ben olmasam Sen bilinmezdin”. Bu sözü biz söylersek küfür olur da o söyleyince naz olur. (97:45)






