İslâm’da Aşk

On 13 Şubat 2016

Sözün Özü | 26 Aralık 2015 | TRT | 91′ 46”

Aşkın ilişkili olmadığı hiçbir kavram, hiçbir “var” yoktur. Kavram olarak takva, ittikânın da aşk ile rabıtası vardır çünkü yaratılışın sebebi aşktır.

“Aşk” kelimesi çok ucuzlatılmış bir kelime haline geldi, çünkü bedeni hazların, meyillerin, arzuların, menfaatin adına da aşk der hale geldik. Öyle değildir.

Arapça’da aşk kelimesi yoktur. “Işk” Farisî bir kelimedir fakat aşkın tarifi Kur’an-ı Kerim’de vardır: “eşeddu hubben lillâh”. Allah’ı şiddetle sevmek… Şiddetle sevmenin müstakil adı aşktır.

Allah her hususta sübhandır, eksikliklerden münezzehdir. “Ben bilinmeyi murad ettim ve sevdim, bu sebepten kainatı hâlk ettim” buyurduğunda Cenab-ı Hakk’ın sevdim kelimesinde kavram olarak aşk da vardır ancak Allah aşık olmaz. İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri bunu çok güzel izah buyurmuşlardır: “Aşkta ister istemez ızdırap vardır, Allahu zü’l Celal’de ızdırap çekme gibi bir eksiklik olamayacağı için O’na aşık demek layık değildir.” İnsan ahsen-i takvim üzere yaratılmıştır ama esfel-i safilînin de namzetidir. İşte bu namzetlikten kurtulmanın, kemâle ermenin en kısa, en kestirme yolu aşktır.

Hüseyin Siret Bey Efendimiz Aleyhisselâtu Vesselâm’a yazdığı bir naatta şöyle diyor:

“Bin yıl çalışsa âbid, ma’bûduna erişmez

Vuslat-serâ-yı Hakk’a aşkın yegâne rehber”

İbadet bizim mükellefiyetimizdir, mükellefiyetlerin edası ile vuslata erilmez. Mükellefiyetlerin edası bize zemin kazandırır.

İlim öğrenmekte, başarıda bile sevgi itici bir güçtür, sevgi aşkın zeminidir, aşk sevginin cünûn şubesidir. Hz. Mevlâna’nın buyurduğu gibi, aşk mevzusunda akıl batağa düşmüş eşek gibidir, çırpındıkça batar.  Aşk akla akılları ile veda edenlerin işidir.

Muhabbetin bir akışı vardır, bu akış aşağıdan yukarı değildir. Muhabbet yukarıdan aşağıyadır, yani muhabbet Allah’ın kullarına en büyük ikramıdır. (01:30)

Helenler’in ruhu akli olan ve olmayan diye ikiye ayırmaları aslında tezahür olarak izah edilebilir, yoksa ruh ikiye ayrılabilir bir şey değildir. Helenler putperesttir dolayısı ile tevhidden haberdar değillerdir. Tevhidî düşünemezler, halbuki hakikat tek, zuhuru değişiktir.

Aşk geldi mi akıl gider. Daha doğrusu aklın işgal ettiği varlıkta aşk yer bulamaz. Aşk hali vuku bulunca akıl gitmeye cezb olur, o zaman aşk gelir. Yunus Emremiz’in buyurduğu gibi:

“Aşk gelicek cümle eksikler biter”

Aşk olmadan kemâl olmaz. Aşka götüren yolun evveli bir şeyi sevmektir, ama bu bir şey benim dışımda bir şey olacak. Menfaat umuyorsam onu seviyorum demek değildir. Sevgide almak değil istemek bile ayıptır, sevgi vermek mesleğidir. Aşk sevginin şidddetlisi ve meczubîn şubesine aittir. Meczupluk delilik demek değildir. Aklı kendi kendine gidenlere deli denir. Aklına aklı ile veda edenlere deli denmez. (15:30)

İsteme oldu mu aşk yoktur. Bizim tasavvurumuzdaki aşk budur. Aşaka diye isimlendirilen bir sarmaşık türü vardır, bu sarmaşık çok yaşlı 2-3 metre çapında bir ağaca sarıldığında en çok 3-4 sene içinde o ağacı öyle bir emiyor ki o ağaç yok oluyor, fakat yerine o sarmaşık ağaç gibi ikame oluyor. Farisî’de aşk kelimesinin buradan türediğini söylerler. Burada aşkın tarifi de vardır, sarılınılan yok oluyor, saran onun yerine kaim oluyor. (20:05)

Okulda başarılı olduğumuz dersler en sevdiğimiz hocalarımızın dersleridir. Onu üzmemek, ona karşı mahcup olmamak için ve meşgul olmayı sevdiğimiz için o dersi daha çok çalışıp daha çok muvaffak olduk. Tabi burada Cenab-ı Hakk’ın bizi yaratırken ortaya koyduğu meşreb farklılıkları meselesi vardır. Meşreb tahsile göre değişmez, meşrebe göre tahsil olursa iyi olur.

Normal bir öğrenci-ders ilişkisinde sevgi bu kadar önemli ise sair bütün ilişkilerde de sevgi ve bunun şiddetlisi olan aşk büyük bir hız kazandırır. Çünkü muhatabı memnun etmek gayesi kişiye zaman içinde zaman, mekan içinde mekan kazandırır. Tayy-i zaman, tayy-i mekan bile sevgi neticesinde oluşur. Çünkü Sebeb-i Hılkat-i Âlem  şahıs olarak Aleyhiiselâtu Vesselâm Efendimiz’dir, ama kavram olarak aşktır.

Kur’an-ı Kerim’i Arapça konuşanlar da dahil pek çoğumuz anlamıyoruz ama Kur’an-ı Kerim’i bir şeyler öğrenmekten mâdâ Rabbimin kelâmıdır veya Efendimiz’in mübarek ağızlarından çıkan sözlerdir diye muhabbetle dinlersek insana pek çok şey öğretir. Dolayısı ile Farisî bilmiyoruz, Hz. Mevlanâ’yı okumayalım tercümesini okuyalım diyenler mütercimin o kitaptan anladığını okurlar, Hz. Mevlanâ’yı okumazlar. (23:15)

Hz. Mevlanâ’da dile gelen aşktan dolayı pek çok insan aşkın mucidinin Hz. Mevlanâ olduğunu zannediyor. Halbuki eserlerini okuyanlar bunun böyle olmadığını görürler. Hz. Mevlanâ buyuruyor ki:

“Aşkast târik-i râh-ı Peyamber-i mâ 

Mâ zâde-i aşkam ü aşk mâderi mâ”

“Benim Peygamberim’in yoludur aşk, aşk benim anamdır, ben aşkın çocuğuyum.”

Resulûllah Efendimiz’in dönedimdeki pek çok Sahabe-i Kirâm’ın Efendimiz’e karşı narâ halinde söyledikleri aşk ifadeleri var. “Fedake nefsi ve ümmi ya Resûlullah”, “kendim de anam babam da sana feda olsun” bu muhabbet ifadesi değil mi?

Efendimiz’in sözünü ikiletmek en büyük ayıp… Mekke’nin fethi günü Kabe’nin içinde 3 kişi var. Efendimiz, Hz. Ali ve Hz. Bilal… Hz. Bilal bekliyor ki en son put devrildikten sonra Efendimiz’in emri ile Kabe’nin damına çıkacak, ezan-ı şerif okuyacak. Yüksekçe bir rafa bir put konmuş, Efendimiz’in eli de asası da oraya yetişmeyince “Ali, sırtıma çık da indir onu” diyor. Bu bir emirdir, ikiletilmez, ama burada muhabbet var. “Ya Resûlullah, ben çıkmam siz benim omzuma çıkın, siz indirin”. Bu itiraz bahsini muhabbet olarak algılamamız lazım. Sonrası var, o önemli, Efendimiz’in Hz. Ali’ye “Ya Ali, bugün celalliyim, bugün beni taşıyamazsın” demiştir cevaben. Demek ki bedenî ağırlık kilo ile ölçülmüyor sadece…

Hz. Mevlâna, bir nutku şerifinde

“Semâ, ârâm-ı cân-ı mâst” 

buyuruyor. Yani, sema benim canımın ârâmıdır. “Arâm” kelimesi malumunuz hem gönlün bir mesire yeri gibi tarif edilir, ama bir de çölde kaybolmamak için dikilen işaret taşlarına denir. Hz. Pîr burada çok önemli bir şey söylüyor, Muhabbetullahda ve Muhabbet-i Resûlullah’da laubalilik başıboşluk olmaz, sema burada bana yol gösteriyor. Eğer bu yol göstericilik olmazsa Mansur olunur, “Enel Hakk” deniverir. (29:00)

Putperest bir hükümdar ehl-i tevhid olan zevatı hendekler kazdırıp içine ateş yaktırıp içine atıyor. Ahaliden itiraz olmasın diye de hendeklerin etrafını askerleri ile tutuyor. Genç bir delikanlı, tevhid dininde, o da zulme uğramış hendekte yanmak üzere, anacağızı da dışarıda feryat figan, ah yavrum diye, delikanlı içerden bağırıyor, anne, burası senin gördüğün gibi ateşli bir yer değil, keşke sen de burada olsaydın.

Ateş yakmaz, Allah yakar!.. Dolayısı ile meşakkât denen hususat dışarıda kalanlara göredir, onların gördükleridir meşakkât. (36:55)

Hz. Mevlâna kulağın da göz kadar önemli bir yol gösterici olduğunu buyuruyor. Basiret başkadır, nazar başkadır, keşif başkadır ama bunların hepsi görmek olarak tercüme ediliyor.

Muhabbet birbirini güzel görme demektir. Birbirini güzel görenler aralarında sohbet ederler. Belirli bir yüksekliğe erenler muhabbet için konuşmaya lüzum görmezler.

Bazı gerçekleri aşikar ettiği için bazı zevat Niyazi Mısrî Efendimiz’e Tıfl-i Evliya demişlerdir yani çocuk evliya. Çocuktan al haberi derler ya, gizlilikleri çocuk bilmez aşikar ediverir. Hz. Niyazi Mısrî de o doluluğunu taşırmış, taşırınca da bazı hakikatleri aşikar etmiş diye tedbirli meşrebde olan zevat-ı kiram da hazreti tenkid etmişlerdir. Aşkın ne şekilde ızhar edileceğini koordine eden zevat-ı kirâm’a Pîr denir. Mükellefiyetlerin nasıl eda edileceğini kodifike edenlere de İmam denir. Muhabbet ızhar ile beslenir, ızhar edilmezse besinsizlikten ölür. Ancak bu muhabbetin muhatabı Allah ve Resûlü olduğu için laubalilik olmaz, onun için belirli bir disiplin içinde olmalıdır.

Bir zat seyri sülukunu itmam edip kendi kabını doldurduktan sonra Feyz-i Muhammedî’nin devamının gelmesi ile taşarak etrafı da sulamaya başlar. Ancak herkesin kabı ve meşrebi farklıdır. Allah-u zü’l Celâl zıt isimlerin de sahibidir. Hidayet veren de O’dur, dalalete sevkeden de O’dur. Öldüren O, dirilten O… İşte bazen Pîrân-ı Kirâm arasında hatta Meşayih arasında esma çatışması olur. Bunlar aslında birbirlerine muhalif değil, Allah’ın esmalarının tecellelileridir. (41:20)

Resûlullah’ı sevmek Allah’ın huylarındandır. Biz yeryüzünde Allah’ın halifesiyiz, tüm insanlar… O’nun ruhundan ruh üfürdüğü yegane yaratık cinsiyiz, O’nun esmasını taşıyoruz. Halife müstahlefin ahlakı ile ahlaklanmak durumundadır. Madem ki Allah’ın halifesiyiz, Allah’ın huyu ile huylanacağız. O Muhammed Mustafa’yı seviyor ve O’na melekleri ile birlikte salat ediyorsa bizim de Allah’ın ahlakı ile ahlaklanıp Efendimiz’i sevmek ve ona sala okumak mecburiyetindeyiz. (55:40)

Eski Yunan edebiyatında iyilik mutlak iyiliktir, kötülük yoktur, kötülük mutlak kötülüktür iyilik yoktur. Böyle bir hal tabiata muhalif olduğu için bu trajedyaları izleyenler ağlardı. Ağlamak kalbi yumuşatır. Onun için Hz. Mevlâna buyuruyor ki: “Bahar gelmekle taş yeşermez, toprak yumuşak olduğu için yeşerir, ama toprak da kurursa yine yeşermez, sen kalp tarlanı muhabbet gözyaşı ile sula”. Merhametin kaynağı muhabbettir.

Yumuşak kalbe bir irfan güneşi vurduğunda orada bir Feyz-i İlahi vücud bulur.

Hallac-ı Mansur’un hikayesi bir trajedi değildir. Hayatı dünya hayatından ibaret zannedenler ölümü bir ceza, bir ayrılık olarak görenler trajedi olarak görebilirler. Allah, kendisine yeryüzünde halife tayin ettiği Hz. İnsan’ı yok olsun diye yaratmamıştır. Ana karnından ölmeseydik dünyaya doğamazdık. Dünyadan ölmeden ahirete doğamayız. Kabir bir makamın ismidir, mekanın değil. Efendimiz “kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya cehennem çukurlarından bir çukurdur” buyuruyorlar. Allah da Kur’an’da “Ahiret müminler için dünyadan hayırlıdır” buyuruyor. Bu ayet varken ölümden korkmak müminler için ahmaklıktır. (61:15)

Allah affıyla sınırlı değildir. Biz peşinen günahkâr olduğumuzu kabul ettiğimizden Rabbimizden hep af istiyoruz. Rab’den hep af istenmez, “beni doğrul yolda sabit kadem eyle” diye de dua edilir. (68:40)

İlim, bir konuda günün problemini çözmeye yarayan formül üretebilmek demektir. “Allah’ın kitabında böyle yazıyor, Resûlullah böyle buyurmuş”; biz bunları biliyoruz, sen bu sözlerin nâkilisin, âlim değilsin, ne zaman ki o sözlerden benim bir problemimi çözersin o zaman sen âlimsin.

Fuzulî Hazretleri’nin

“Aşk imiş her ne var âlemde.

İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak”

ile söylediği budur. Hazrettir… Hz. Hüseyin Efendimiz’e ömür boyu türbedarlık yapan adam sıradan adam değildir. Vasiyetinde benim türbemi Hz. Hüseyin Efendimiz’in batı tarafına yapın, güneş onun kabrini aydınlatmadan bana gelmesin diyen bir Âşık-ı Hüseyin’dir.

Allah’ı bilmeye yaramayan ilim dedikodudan ibarettir. (74:40)

Efendimiz’in bir mübarek sözü şudur: “Müminin basiretinden korkunuz”. Mü’min öyle bir görür ki, duvarın arkasını görmek onun için keramet değildir. Hz. Mevlâna Moğol Han’ına kız vererek böyle bir belanın geçiştirilebileceğini ve Ebu Said Bahadır Han ile birlikte Moğolların müslümanlaşıp İlhanlı diye bir oluşum olarak İslâm’a hizmet edeceklerini görmüştür. Bize kalıplaşmış bilgiler değil özel bilgiler lazımdır. Dünya fanidir, biz baki hayatın taliplisiyiz. Hz. Ebubekir Efendimiz’in “Ya Rabbi benim vücudumu öyle büyüt ki cehenneme benden başka müslüman sığmasın” duasından haberdarız. Bazen Sahib-i Velayet olan Zevât-ı Kiram toplum için kendini feda eder. Hz. Mevlâna’nın bu halini anlamak sıradan adamların işi değildir. Yücelerin işini cüceler anlamaz. Tabakat kitaplarına girecek kadar fıkıh bilen bir zat herhalde neyin ne olduğunu sıradan insanlardan daha iyi biliyordu. Hz. Mevlâna bunu yaptıktan sonra binlerce onbinlerce müslüman kanına ve çok büyük medeniyet eserine malolan Moğol istilası bitmiştir. Tabi, Sultan Baybars Hazretlerini de unutmayalım. Malum Kıpçak Türk’üdür, Moğol’a dur diyen Memlükler’dir. (80:00)

Aşkta Esmaü’l Hüsna’nın tamamı mündemiçtir. El Mübdi, bediiyyat sahibi demektir. Bediiyyat deyince modelsiz bir şey yaratan diye çevriliyor, yanlıştır, sadece modelsiz değil aynı zamanda güzel olacak. Eskiden Darü’l Bedâyi vardı, şimdiki karşılığı ile Güzel Sanatlar Fakültesi…

Bendeniz ufak yaşta kudüm çalmaya heveslendim, cihanın ahengi beni cezbetti. Evdeki saatin yarım saatte, saat başında vurması… Bu zaman ve ritim beni cezbetti. Musikide herkes saz çalmaya meraklı iken ben kudüm çalmaya meraklandım. Bir merhum yaşlı şeyh Efendi dedi ki; Oğlum, kudüme başlarken Hz. Pîr’e bir fatiha et, bir de “Ya Mübdî” diye söyle. Ben ne olduğunu bilmiyorum. Sonradan biraz bir şeyler karıştırmaya, büyüklerimden bir şeyler dinlemeye başlayınca öğrendim ki sanat El Mübdî ism-i şerifinin dünyadaki yansıması…

Sevgi Hz. Pîr’in ifadesi ile her perişanı derleyip toplayandır. Sevgi Hz. Peygamber’in yoludur. Cenab-ı Hakk’ın bizi yaratma sebebidir. Fuzuli Hazretleri’nin sözü üzerine de daha güzel bir tarif olmaz:

“Aşk imiş her ne var âlemde.

İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak”

(87:00)

2 Responses to “İslâm’da Aşk”

  • aşk konusunu görünce kalemimi zapt edemedim özür dilerim…İnsan aşkla nefsinin kötülüklerinden kurtulunca ozaman Yunus Emre hazretler-i ” Hakkı gerçek sevenlere cümle alem kardeş gelir ” Buyurmuşlardır…İşte ozaman herkes dost ,herkes kardeş,herkes yaren..” Allah’ın Has kulları, daha Has olanların ahvalini görünce kendilerinden geçerler. Bu hikayeler hayret içinde hayrettir..” (HZ:MEVLÂNÂ)

  • İlâhi aşkın zuhura gelişiyle, yetmiş iki millete aynı gözle bakan aşık, ilâhi iradeye teslim olduğundan artık nakşı değil nakkaşı gördüğünden gönülden EYVALLAH demenin hazzını yaşar…Güne Hamd ederek başlarken ” Bu gün RABBİM beni hangi hayra aracı eyleyecek ,nelere şahit olacağım…Nelerden kimlerden neler öğretecek diye yeni günü heyecanla karşılar..” .AŞK kimdeyse yücelik ondadır demişler..RABBİM hepimizi müyesser eyleye..(Kazvinli)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir