Gaye bilmek değil olmaktır

On 19 Mart 2016

Buluşma Noktası 2. Bölüm | 5 Şubat 2016 | KANAL 35 | 58′ 58”

Cenâb-ı Hakk “Sizden önceki ümmetlere verdiğim toplu cezayı Sen onların içindeyken vermem” mealindeki ayette geçen “ve ente fîhim” yani “onların içinde” kelimeleri ile, Efendimiz o toplumun içindeki bir fert olarak değil, müminlerin içinde (kalbinde) olduğu müddetçe daha önceki kavimlere verdiğim toplu felaket vermeyeceğini buyuruyor. Bu kadar İslâm’dan ve insandan uzak yaşayanlar olmamıza rağmen başımıza toplu felaketler gelmiyorsa mutlaka içimizde, içinde Muhammed Aleyhisselâm olanların yüzü suyu hürmetinedir. (02:40)
Malumat doldurmak bilgilenmek demek değildir. Bilgi yapıldığı zaman bir işe yarar. Her bildiğimizi yapıyor muyuz, her yanlış bildiğimizden kaçıyor muyuz, o zaman ne işe yarıyor bilmek? Dolayısı ile gaye bilmek değil olmaktır.
Biz bildiğimiz ile amel edeceğiz, Allah bizi ilme varis kılacak. Bu bir hadis-i şeriftir. Varis olmak çalışmadan mirasa sahip olmak demektir. O zaman çalışmadan ilim sahibi olunur, ilm-i ledûn da böyle verilir. Mühim olan yapmaktır.
Allah’dan ittika etmeyi korkmak olarak çeviriyorlar. Allah’tan korkulmaz, Allah güzeldir, güzelden korkulur mu? Güzel’in rızasını kaybetmekten, üzmekten, rencide etmekten korkulur. Rahmetli Emin Ongan Hoca’mın sûzinak şarkısı vardır:
“Ümidi rahmı lütfundur penahım,
Seni incitmesin har-ı nigahım”
Bakışımın dikeni seni incitmesin diyor sevdiğine… Fani hayatta sevdiğinin gönlü rencide olmasın diye bakışımın dikeni seni üzerse korkarım diyorsun da niye Rabbinin ve O’nun Habibinin üzüleceğini düşünüp korkmuyorsun? Korka, korka Allah’tan kaçar olduk, sevseydik sığınırdık. Sığındın mıydı yakîn olursun, günahından dolayı da sığınacaksın, iyiliğe sevket diye de sığınacaksın. Yakınlık olunca varis olursun, emek vermeden. Peki yanlış biliyorsan? Yanlış biliyorsam günaha girerim korkusu bizi doğruya götürmekten alıkoyar. Yanlış da biliyorsan yap, çünkü ya gönlüne bir ilham gelir, ya seni gören bir bilen seni ikaz eder, içine şüphe gelir. Ama şüphede kalma, süpheni giderecek bilgi edin, sor, oku ama yapmaya devam et. (04:20)
Efendimiz’e muhabbeti doğru dürüst öğrensek evlenmeyi nefsimizin arzularına göre değil O’nun tarif buyurduğu üzere yaparız. Efendimiz’in tarifinde küfüv yani olabilirlilik ve geçinebilirlilik şartı vardır -ama muhabbetsiz de hiçbir şey olmaz, muhabbet şarttır-. Buna dikkat edilmediği için boşanmalar artıyor.
Efendimiz Aleyhisselâm’ın zevcelerine karşı olan münasebetine bir misal söyleyelim. Hangi müslüman koca karısına, ata, eşeğe, otomobile binmek için dizini uzatıyor? Resûlullah Aleyhisselâm Hayber fethinden sonra Safiye Validemiz Hazretlerine deveye binmesi için binek taşı bulamayınca diz çökmüş yere, mübarek dizini uzatmış, “Safiye bas üstüne bin deveye” buyurmuştur. Ama biz sandalye çekenlere centilmen deyip batıya bağlıyoruz, niye Sünnet-i Seniyye demiyoruz? (14:50)
Hollandalı bir müsteşrik müslüman ismi alıp Mekke ve Medine’de uzun süre yaşamış ve o tarihe kadar Kur’an-ı Kerim’i tahrif etmeye çalışan gavur dünyasına raporlar vermiştir. O adam “Asırlardır Kur’an’ı değiştirmeye çalışıyoruz olmuyor, bunlar dilleri farklı olsa da aynı kelimeler ile selamlaşıyorlar, yemeğe sağ elle başlıyorlar, suyu sağ elleri ile içiyorlar, bir yere girerken sağ ayakları ile giriyorlar, bunların hiçbiri Kur’an’da yok. Özellikle selam aralarında çok sıkı bir bağ kuruyor. Bu Peygamber’den kalan bir adet. Biz bu adetleri ve peygamberle olan bağlantılarını kesersek bu birlikteliği bozabiliriz” diyor. O zamandan beri Batı dünyası istikamet değiştirmiştir, hadis inkarı modası son 50-60 senenin modasıdır. (21:55)
Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz…” buraya kadar olan kısmı bilgi olarak kolay, ama ikinci kısmı geliyor: “birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”. Bir de üçüncü safhası var bu hadisin ki o hiç haddimiz değil: “Beni her şeyinizden ziyade sevmedikçe imanınız kemâle gelmez.” Biz birbirimizi sevmekle orta derece bir iman sahibi oluruz. Seviyor muyuz? Buyurun manzaraya bakın!.. Sonra müslümanlar bu halden nasıl kurtulur diye sorulduğunda “müslüman olduğumuz zaman” dediğim için bana kızıyorlar?
Biz kendi kendimize kıstas koyamayız, bu memlekette bir adam çıkıp kurban keseceğinize fukara çocuklara ayakkabı dağıtın diyor. Kurban kesmek çocuklara ayakkabı almaya mani mi? Hem kurban kes hem ayakkabı dağıt. Biz Allah’ın emirleri arasında bu ondan daha önemlidir diye tercih yapmak ve bazılarını kaldırmak, bazılarının yerine yenilerini ikame etmek istersek firavunluk yani tanrılık taslamış oluruz. (24:35)
Efendimiz Hazretleri ile zevceleri arasındaki münasebet ile ilgili bir misal daha arzedeyim; Hz. Ayşe anlatıyor: Resûlullah hiçbirimizden bir şey istemezdi, hep sorardı. Su verir misin? Yemek yiyelim mi? Yine Hz. Ayşe anlatıyor: “Resûlullah’a su götürdüğümüzde mutlaka bir yudum da bizim içmemizi isterdi, sonra kabın bizim ağzımızın deydiği yeri çevirir oradan içerdi suyu.” Böyle bir zarafet, böyle bir muhabbet, böyle bir ızhar-ı muhabbet var mı? (28:00)
Taklit tefekkürü yok eder. Taklit bir başlangıç adımı olması bakımından caizdir, taklitte kalmamak kaydı ile… Mesela Efendimiz’in yaptığının aynısını yapmak taklittir, ama hakiki sünnet Efendimiz’in o yaptığının hikmetinin aynısını yapmaktır. Beyaz giymek sünnet diye İsveç’teki bir müslüman Aralık ayında beyaz giyerse donar. Sünnet olan iklime uygun olarak giyinmektir.
Taif yüksek, soğuk yer. Efendimiz orada üstüne kahverengi siyah çizgili kalın dokuma abası, içine de kızıl kahverengi entari giyiyor. Hani beyaz? Şunu da söyleyelim, Efendimiz beyaz giyiyor dedi, aslını tetkik etmedi, İsveç’de bile beyaz giydi, o da bir ecir alır, ama Cennet-ü Âlâ sekiz katlıdır, taklitçiler alt katta olurlar. Evinizin bodrum katında olmasını mı istersin teras katında mı? Kuru kuruya taklidi bırak, Efendimiz’in fiillerinin hikmetini incele, sen bir incelemeye adım at, merak etme dünya boş değil, öğretirler. (31:15)
Kimi taklit ettiğimiz de çok önemlidir. Firavunun paylaçosu Hz. Musa’nın kılığına girip firavunu eğlendiriyormuş. Hz. Musa tipi belli bir zâttır, orta boylu, göbekli, saçı dazlak, asabi, kıllı bir zattır. Kızdığı zaman kılları gömleğinden çıkarmış, öyle asabi bir zat. Ne yapsın, kavmi birkaç gün yok diye buzağıya tapmaya başladı, asabi olmasın ne yapsın? Asabiyyet çoğu zaman muhabbetten olur, Peygamberlerin öfkeleri zat ve nefisten değildir, kıyamadıklarındandır. Palyaço başına işkembe tersi geçirip, karnına yastık bağlayıp Hz. Musa’nın taklidini yapıyormuş. Hz. Musa bunu bir şekilde haber aldığında Allahu Tealâ ile olan bir mukabelesinde “Ya Rabbi, onu kahret” diyor. Rabbi Tealâ cevap veriyor: ” Ey Kelimim, Ey Musa, kahretmem, firavunu taklit etmiyor, seni taklit ediyor.”
Bazı güzel şeylerin taklidi güzel neticeler verir. Ezan değişik tarzlarda okunur, ilk olarak Mekke tarzı, Medine tarzı oluşmuştur, daha sonra İslâm coğrafyası genişledikçe farklı tarzlar ortaya çıkmıştır. Bunun sanatsal ve estetik olarak en yükseği Türk tarzıdır. Ne yazık ki bazı yerlerde Arap tarzı ezanlar okunuyor. Türk toplumunun İslâmi açıdan hiç kimseden örnek alacak bir eksikliği yoktur. Ayrıca bu nevi taklitler insanı ve toplumu kişiliklerinden uzaklaştırır. (40:10)
Taif seferinden dönülürken Cirane mevkiinde hem ganimetin paylaşım hesabı yapılsın hem de istirahat edilsin diye konaklanmıştır. Çünkü orası aynı zamanda mikat mevkiidir, Efendimiz orada ihramlanacak ve umre yapacaktır. Oraları aynı zamanda Mekkeli gençlerin oyun yerleri… Efendimiz ashabdan bir zata ezan okutunca o çocuklar dalga geçmek için sözleri tekrar etmeye başlamışlar. Asbah üzerlerine gidecekken Efendimiz onlara bir şey dedirtmemiş. Ezan bitince Efendimiz her zamanki yüce tevazusu ile çocuklara yaklaşmış ve “ne güzel okuyorsunuz” demiş. Sonra Efendimiz “hadi bakalım birer hava okuyun bana” diye devam etmiş. (dikkat buyurun şiir okutmuyor, müzik okutuyor) Yaşları 12-16 arasında 16 tane çocuk… Hepsi okuduktan sonra bir tanesine “Söylediklerimi tekrar ederek bir daha okur musun” demiş ve böylece ezanı onun sesinden nameli olarak dinlemiştir.
Sonra o çocuk Efendimiz’in yakınlığı ile biz de sizinle namaz kılalım mı deyince Efendimiz kameti de o çocuğa okutmuştur. Daha sonra o çocuk Efendimiz’e: “Ben sizin tarafınızdan Kabe’de ezan okumakla görevlendirilebilir miyim” deyince Efendimiz olur demiştir. Bunun üzerine Efendimiz’den mühürlü bir yazı almıştır. Bu çocuğun adı Ebu Mahzûre’dir. Ebu Mahzûre sülalesi 1860lı yıllara kadar Mekke’de müezzinlik yapmıştır.
Medine tarzı deyince kimse sorsan Bilâl-i Habeşî der. Hz. Bilâl tarz sahibi değildir, hatta telaffuzu biraz bozuktur. Eşhedü’yü Eshedü diye okurmuş ama bunu söyleyenlere Efendimiz biraz sinirlenerek “Bilâl’in sin’i sizin “şın”ınızdan değerlidir” demiştir. Bu, mahrec-i hurufun zannettiğimiz kadar önemli olmadığının bizzat Cenab-ı Peygamber tarafından tasdikidir. (47:00)
Kuba mescidi, Mescid-i Nebi’den 1 hafta kıdemlidir. Oraya tayin edilen müezzin Sa’d bin Âid’dir, bu zatı şerif Medine tarzı ezanı ilk icra edendir. Mekke tarzı ezanın pîri de Ebu Mahzure hazretleridir. Ezanı taklit etti ama o taklit ona Resûlullah tarafından ezanın talimini getirdi ve asırlarca o delikanlının sülalesi Mekke’de müezzinlik yapmıştır.
Hasılı taklit tefekkürü yok eder ancak çok yüksek kurumların taklidi bile adamı adam eder. (54:00)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir