Estetik duygular ancak muhabbet ile olur

On 11 Haziran 2017

Seyir Defteri | Bölüm 21 | 29 Mayıs 2008 | 54′ 23”

Bir hadis-i şeriften hareket edelim. “Her toplum layık olduğu idare ile idare olunur” mealinde bir hadis-i şerif vardır. Ayrıca siz ne iseniz idareciniz odur mealinde bir kaide vardır.

Osmanlı’nın Osman Gazi zamanında başşehri İznik’tir, Orhan Gazi zamanında Bursa’dır, Sultan Murat Hüdavendigar zamanının yarısında başşehir Edirne’dir. Yani Osmanlı Devleti bir Avrupa Devleti’dir.

Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti devleti topraklarının çok az bir kısmının Avrupa’da kalması bir neticedir, gösterge değildir. Bunu niye söylüyoruz, şunun için Avrupa’nın fethi ve İslâmlaşması bizim elimizle olmuştur. Bugünkü Avrupa’nın bize düşmanlığı bundandır. Biz hala Avrupa’nın peşinde koşmaya devam edelim. (04:30)

Zihniyetimizi Asya’ya hapsedersek bir daha fikren belimizi doğrultamayız. Fikren belini doğrultamayanlar fiilen de doğrultamazlar. Biz Rumeli’den sürülürken oranın ecdâd yadigarı olduğunu, mesela Filibe’nin Erzurum’dan iki yüz sene önce fethedildiğini bilmemiz lazımdır. Filibe’nin fethi Kütahya’dan öncedir. Çünkü fetihe lüzum yok, Kütahya’da Yakup Bey özellikle aliyyülala bir idare sergiliyor. Ders kitaplarında okuduğumuz, sal ile Avrupa’ya geçenler Osmanlı değildir, Karesi yani Balıkesir beyleridir. Tevhid ehli olarak Karesilik, Osmanlılık meselesi diye değil, Türklük ve Müslümanlık meselesi diye Osmanlı beyliği ile birlikte hareket etmişlerdir. (06:50)

Fatih Sultan Mehmet Han Edirne’de tahta geçtikten sonra sabah namazından sonra bir dükkana gider. Orada zeytin peynir alır, bir de helva alacak. Dükkan sahibi der ki, ben siftah ettim, karşıdaki dükkanda da aynı helva var, oradan alıver. Birkaç gün sonra bu sefer giyecekle ilgili şeyler almak için bir dükkana girince yine aynı hal ile karşılaşır. Fatih bunun üzerine ağlayarak  “Ya Rabbi, bu ahaliyi benden alma, bende bu ahali oldukça İstanbul’u alırım” diye dua etmiştir.

Muhasara uzun sürmüştür. Muhasara sırasında çadırların arasında dolaşmakta iken bir çadırdan “ahh, aman” diye ses işitir. Merak edip çadırı açar, orta yaşın üzerinde bir yeniçeri… Ufacık bir ateş yakmış, bu ateşe parmağını uzatıyor, yanınca geri çekiyor. Sultan neden böyle yaptığını sorunca şöyle der yeniçeri: “Geceleri surların kapılarını açıyorlar, Bizanslılar çadırlara kadın gönderiyorlar. Olur ki şeytana uyarım diye böyle yapıyorum.”

Ahalisi böyle, askeri böyle, Fatih de öyle olacak tabi… Askeri dehadır, büyük stratejisttir ama böyle de ahali, böyle de asker olacak. (09:30)

Sultan Fatih, Akşemseddin Hazretleri ile çok yakındır. Bir gün kendisine şöyle der: “Efendim, Allah’ın inayeti ile, Efendimiz’in şefaati ile, velilerin himmeti ile, askerin şecaati ile İstanbul’u aldık, elimizde tutmak için ne yapmalıyız?” Akşemseddin Hazretleri der ki: “Kızlar manastırında (bugünkü Kocamustafapaşa) oturan Cemaleddin Halveti Hazretleri var. Ona gidelim, hem ziyaret etmiş oluruz hem de suali kendilerine sorarız.”

Cemaleddin Halveti Hazretleri suale cevaben şöyle demiştir: “Bu beldede her gün 70 bin kelime-i tevhid semaya yükseldikçe burayı gavur tekrar geri alamaz.”

Şimdi maalesef adetlerle ilgili bir takım hezeyanlar dönüyor. Şu kadar adet tesbihat olmazmış, olur!.. Hadis-i şerif var: “70 bin kelime-i Tevhid okuyan nâra müstahak olsa bile cennetliktir” buyuruyor Efendimiz. 55 bin diyebilirdi, 73 bin diyebilirdi. Madem ki Resûlullah buyurmuştur, senin, benim anlamadığım bir anlam vardır. Bugün anlayamıyoruz, belki yarın insanlar anlayacaklar. Niçin ezanda 4 kez Allahu Ekber deniyor, niçin tesbihat 33 kez yapılıyor?

Bu rakamlar dozdur. Doktor bir ilaç yazıyor, ellilik yüzlük beş yüzlük, bundan iki tane alacaksın diyor. Buna doz deniyor. Esma okumanın da bir dozu vardır.

İşte Cemaleddin-i Halvetî Hazretleri, Efendimiz’den aldığı ışıkla, her gün 70 bin kelime-i tevhid bu şehrin semasına yükselirse burayı geri alamazlar demiştir. Bu sebepten ve O zâtın kerameti olarak dünyada en çok tekkesi olan, dolayısıyla da müessese olarak en çok kelime-i tevhid çekilen şehir İstanbul’dur. 364 tane tekke vardır İstanbul’da.

Merak etmeyin, bugün de İstanbul’da okunan kelime-i tevhid sayısı 70 bin altına düşmüyordur. İşte bu şekilde de maneviyat ile elde tutuluyor. Muzaffer Efendi Hazretleri öyle buyururlardı: Gençler, dikkatli olun, Endülüs yedi yüz sene müslüman kaldı, İstanbul henüz bizim elimizde 550 senelik.

İstanbul’un ilelebet elimizde kalmasının garantisi büyük sözü dinlemektir. (14:30)

Şunu ilave edelim, ne yazık ki çok meşhur olmuş bir mesele vardır: Macar topçusu Urban. İstanbul’un surları çok mukavim surlardı, o zamanın topları surları delemiyordu, delmek için Macar top dökücüsü Urban bu işi halletti. Bu, tek kelime ile yalandır.

Urban bir Macar topçusudur, doğru. İlk döktüğü şâhi top -şâhi uzun menzilli, ağır gülle atabilen demektir- ilk deneme atışında parçalanmıştır, bir parçası da Urban’a isabet etmiş ve Urban ölmüştür. Biz İstanbul’u Musluhiddin Usta’nın döktüğü toplarla aldık.

Bu şöyle bir oyun ile bize sokulmaya çalışılıyor: Türkler hiçbir şey beceremezler. İstanbul’u aldıkları zaman bile topu Macar döktüydü.

Dünyada meydan savaşında top ilk kez Otlukbeli savaşında yine Fatih tarafından kullanılmıştır. Onun için teknikleri öğrenirken dahi şahsiyetimize dikkat etmeliyiz, yoksa topları bir Macar ustası döktü diye yuttururlar. (28:20

Osmanlı Devletinde bugünkü anlamda bir ordu yoktur, başka türlüdür. Devamlı askerlik mesleğine tabi olanlar sadece yeniçerilerdir. Esas sistem, sahip olduğu toprak büyüklüğüne göre besleyen, talim ettiren ve teçhizatlandıran sistemdir, yani tımar usulü sistemidir. Bu toplama gibi gözüken asker fevkalade bir disipline sahiptir.

Her ordu herhangi bir sefere giderken ordu şeyhi denen bir vazifeli tayin ediyor. O kişi tasavvufun ileri gelen şahsiyetlerinden biri olurdu, yanında da ona bağlı olarak hem ona hizmet eden, hem de onun vereceği görevleri yapan dervişleri olurdu. Bu bir sistemdir. İstanbul fethi seferinde ordu şeyhi Akşemseddin Hazretleridir.

Çok tipik ordu şeyhi isimleri vardır, mesela Şemseddîn-i Sivasî Hazretleri, Abdülmecîd-i Sivasî Hazretleri, Nureddinzâde Muslihiddin Efendi.

Akşemseddin Hazretleri Bayramiyye tarikatinda pîr-i sânidir. Hem Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin halifesidir hem de Bayramî tarikatinde müstakil içtihad sahibidir, Bayramiyye diye bir kol vardır. Dolayısı ile sadece İstanbul’un fethinde padişahın yanında bulunan bir veliden ibaret değildir.

Kanuni’nin şehit olduğu Zigetvar seferinde Sokullu Mehmet Paşa’nın müntesip olduğu Edirnekapı’daki Sır Tekke dergahının şeyhi Nureddinzâde Hazretleri ordu şeyhidir. (30:40)

Tasavvufun fütüvvet tarafı vardır. Ordu şeyhliği kurumunun dayandığı kurum budur. Fütüvvetin Seyfiyye kolu vardır. Seyfiyye askerliği meslek edinen zevâttır. Bunun müesseseleşmiş şekli Hacı Bektâş-ı Veli Efendimiz ile yeniçerilerdir. Devamlı olmayıp da orduda yer alması da ordu şeyhliğidir. (38:00)

Ebû Eyyûb el Ensârî Halid bin Zeyd Hazretleri Efendimiz’in büyük dayı oğludur. Malum Efendimiz 12 Rebiyülevvel Cuma ikindi vakti Medine’ye teşrif etmiştir. Herkes misafir etmek isterken Efendimiz kimsenin gönlünü kırmamak için Kusva nerede durursa orada kalacağım demiştir. Kusva ile ilgili sadece bu hadise biliniyor, Mekke’nin fethinden evvelki seferde de Efendimiz Kusva ne derse onu yapacağım demiştir. Kusva Cidde istikametinden bir yere kadar ilerlemiş, sonra ilerlememiştir. Efendimiz geri dönmüştür. Sevgili dinleyicilerimiz buna bir baksınlar. Resûlullah’ın devesi bile adama yol gösterir.

Kusva Efendimiz’in büyük dayı oğlunun evinin önünde durmuştur. Efendimiz iki katlı bu evin üst kata çıkmak istemezler, alt katta oturacağım der. Hz. Halid ikamet süresince hiç topuğuna basmamıştır. Olur ki aşağıya gürültü gider, Efendimiz rahatsız olur diye… Eyüp Sultan Hazretleri ile ilgili detaylı bilgi almak isteyenler Cemal Öğütçü’nün, Vaiz Cemal Efendi’nin kitabını okuyabilirler. Cemal Efendi merhum çok güzel vaaz ederdi, çünkü söylediği her şeyi yaşardır. (39:55)

Hz. Fatih Haliç kıyısında ev yapacaklara bir şart koşmuştur, nüfus başına beş tane yaprağını dökmeyen ağaç, beş tane meyve ağacı, beş tane de yaprağını döken ağaç dikilecek ve öyle ev yapılacak. Ah, biz kimlerin çocuğuyuz? Bu ecdadın çocukları gibi gözükmüyoruz.

Ankara Savaşı, 1402… Çubuk ovasında Timur’un filleri gizli, fil getirmiş. Çubuk ovasında öyle orman var, filler gözükmüyor. Bugün Çubuk ovasında ağaç yok. Hayret edilecek bir şey…

Estetik duygular ancak muhabbet ile olur. Biz dinimizin mükellef tarafını ortaya koya koya muhabbet tarafını kaldırmışız. Muhabbeti olmayan adamın estetiği olmaz, sanatı olmaz.

Efendimiz cebinde ayna ve tarak taşıyor. Harpte de, sulhte de, evinde de hep tertipli.

Biz muhabbet kelimesini bile sohbet etme ile karıştırıyoruz. Muhabbet hublaşma, birbirini güzel görme demektir. Cenab-ı Hakk’ın El Mübdî ismi şerifi estetiğin karşılığıdır. Bütün sanat dalları ve sanatlı her şey Cenab-ı Allah’ın El Mübdî esma-i şerifinin tecellisidir.

“Nasrun minallâhi ve fethun karîb ve beşşiril mu’minîn” Bütün sancak-ı şeriflerin üzerinde yazılı olan bu ayet-i kerime mucibince bütün tedbirlerini almış, Cenab-ı Hakk’a bel bağlamış, ben siftah ettim komşum da siftah etsin diyen bir ahaliye, aman günaha girerim diye korkan bir askere sahip bir Fatih Sultan Mehmed Han sembol şahsiyet olarak İstanbul’un fethini gerçekleştirmiştir. Allah O’nun da, elimizde tutmak için Viyanasından Çanakkalesine kadar feda-i can etmiş, ter ve kan dökmüş şehtilerimizin, gazilerimizinin de cümlesinin derecâtını âli, bize de şefî eylesin.  (45:10) 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir