Yârin ayağının değdiği yeri öpemiyorsan o yâr değildir
Şarkılar Seni Söyler – 3. Bölüm | 25 Nisan 2015 | TRT MÜZİK | 75′ 16”
“Hasret dolu âhım sana hüsrânımı söyler.
Didemdeki yaşlar ise hicranımı söyler.
Bir an bile olsun seni mümkün mü unutmak.
Herşey dile gelmiş bana cananımı söyler.”
Güfte: Mesut Kaçaralp, Beste: Şerif İçli
Bu sözler canandan başka birşey olmadığının farkına varmanın bir ifadesidir… Canandan ibarettir, gerisi onun tecellileridir. Bunun farkına varmak edebiyatta “Herşey dile gelmiş bana O’nu söyler” diye ifade edilir ama hakikatte O’ndan başka birşey yok ki bana O’nu söylesin… İlla Hû… Herşey O ise bunlar ne, bunlar O’nun zuhuru. Bu binayı görüp bunu yapan mimarı anlamamak, resmi görüp ressamı görememek bir başka körlüktür.
Genelde şarkılarda şikayet ağırlığı vardır, halbuki ilahi güfteleri dediğimiz evliya nutuklarında şikayetten ziyade sürur, sevinç, muhabbetin ifadesi vardır. Gözyaşı vardır ama insan sevinince de gözyaşı dökebilir. Şarkıların da üst kabuğu kaldırıldığında, onların hepsinde aslına hasret, aslından ayrı kalmanın hicranı, aslından ayrı kalmanın yarattığı hüsran duygusu olduğu görülür.
İç dediğimiz zaman içimizi bedenimizin içi gibi sınırlı görüyoruz, iç dünyamız bu dünyaya sığmaz, öylesine geniştir.
1974’de hacca giderken henüz ev bark sahibi değildim. Bir evde oturuyordum ama “evli” değildim. Kişiler bir evde oturunca değil evlenince evli olurlar. Ondan önce mukimdirler. Hali ile bavulları, çantaları yalnız başına hazırlıyordum. Rahmetli anacığım Bursa’daydı… Kulakları çınlasın Serap Mutlu hanımefendi Şerif Bey’in bu şarkısını okurken nereme dokundu ise bir barajı patlattı. Eşyalar arasında ihram vardı. Bir yandan onu katlarken bunu cenazemde üzerime örtecekler, kabirden kalkarken Rabbim’in huzuruna bu sıfatımla varacağım diye düşünürken Serap Hanım “Herşey dile gelmiş bana cananımı söyler” der demez bir fena oldum. Bu şarkıyı ne zaman duysam Şerif Bey’e rahmet okurum, Serap Hanım’a da hayırlı ömürler dilerim. (04:50)
“Can yine bülbül oldu hâr açılıp gül oldu,
Göz kulak oldu her yer, her ne ki vâr ol oldu.
Oynadı çün nâr-ı aşk kaynadı ebhâr-ı aşk,
Her yaneye çağlayıp aktı gözüm sel oldu.
Ferhad bugün ben oldum varlık dağını deldim,
Şirin’ime varmaya her cânibim yol oldu.
Gönül ol bahre daldı dilim tutuldu kaldı,
Girdim anın zikrine azâlarım dil oldu.
Geç ak ile karadan halkı çıkar aradan,
Niyâzî der buradan durma sana gel oldu.”
Güfte Niyazi Mısrî Hazretleri
Çıkarırsan halkı aradan, kalır seni Yaradan… Ferhad ve Şirin, Kerem ile Aslı… Bunlar dünyevi aşkların sembolü olarak anlatılan hanım ve bey isimleri… Buradaki Ferhad malûm su getirme marifetini yaparsa Şirin’ine kavuşacak. Dağı deliyor suyu getirmek için… Niyazi Mısrî Efendimiz’in söylediği; Şirinime kavuşmak için varlık dağını deldiğim zaman her canibim yol oldu, ne dağ kaldı, ne uçurum kaldı… Mevhum olan varlığı kaldırıp mefhum olan varlığı koymak… Biri vehm edilen, biri fehm edilen… Varlık bizim vehm ettiklerimizdir ama gerçek ve mutlak var olanı fehm edip mefhum olarak algıladığımızda problem biter. Resûlullah Aleyhisselâm bunu gayet fasih, veciz şekilde buyurmadı mı veda hutbesinde: “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap olana üstünlüğü yoktur. Hepinizin ceddi Adem’dir, Adem’in de bedeni topraktandır.” İnsanın insana üstünlüğü takva ile olur ancak o takvanın terazisi insanın elinde değildir. (13:40)
Hüküm zahire göredir, zahirin düzenini temin için. Ama asli hüküm zahire göre değildir. Onun için
“Zâhirî hâle bakıp etme dahîl bir ferdi”
denmiştir. Dahîl ayıplamak demektir. Bir adamın dış görünüşüne bakıp kimseyi ayıplama… Bu sadece adamın dış görünüşü meselesi değildir. Dünyanın bile dış görünüşüne bakıp olmadık şeyler vehmetmeyelim. Sonra ne diyor:
“Çekilir çile değil çille-i germ ü serdi”
Zahiri hallerine aldanıp önüne gelende kabahat bulursan, dünya evvela senin için yaşanmaz hale gelir. Sen, güle niye diken yaptın diye Rabbine kafa tutamazsın, bu dikenler arasında bu gülü ne güzel yaratmışsın Ya Rab dersen adam olursun. O zaman “çekilir çile” olmaktan çıkar.
“Zâhirî hâle bakıp etme dahîl bir ferdi
Çekilir çile değil çille-i germ ü serdi
Kendi hâlince olur her kişinin bir derdi
Tükenir mi feleğin mihneti germ ü serdi
Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner
Gam ü şâdî-i felek böyle gelir böyle gider”
Beste: Hacı Ârif Bey, Güfte: Enderûni Vâsıf Osman Efendi
Sen bu geliş ve gidişi değiştiremezsin. Bu geliş ve gidişin rüzgarına mağlup olup denizin kenara attığı çöp gibi olma. Bunu böyle kabul et, ben bu vaziyette ne yaparım de. (21:00)
“Gaflet ile Hakk’ı buldum diyenler
Er yarın Hak dîvânında bellolur
Ahret tedarikin gördüm diyenler
Er yarın Hak dîvânında bellolur.
Devletliyim deyü fakire gülme
Gülüp gülüp kardeş kem nazar kılma;
Ölüm vardır yahu sen gafil olma;
Er yarın Hak divanında bellolur.
Derviş Yunus söyler ka’lü belîden
Mûcizat Nebî’den, mürvet Alî’den
Biz de bunu böyle duyduk uludan
Er yarın Hak dîvânında bell’olur.”
Dün öldü, bugün can çekişiyor, yarın henüz doğmadı. Dem bu dem, an bu an… Onun için gaflet, dün ile meşgul olup yarını unutup bugünün hakkını ve gereğini yerine getirmeyenlerin işidir. Yarını düşünmekten bugünün işlerini yerine getirmiyorsun, yarın daha doğmadı. Yarın doğsa bile senin yarına doğacağın ne malûm? İsrafın haram olduğunu biliyoruz ama en önemlisini bildiğimiz halde es geçiyoruz. Pek çok israfın telafisi mümkündür ama zamanın israfının telafisi mümkün mü? En çok yaptığımız şey boşa vakit geçirmek, malayani konuşmak.
Benlik gafletin en önde gidenidir. Gafletin bir de kendini kandırma tarafı vardır: Ben şu şu marifetleri yaptım, garantim var… Böyle birşey yok. Ahiret tedariği gördüm diyorsun da o senin ölçülerine göre.
Eskiden evlerde kilerler varken pirinç çuvalla alınırdı. Pirinç çuvalı ile ayıklanmaz. Bir pilav pişirimlik içinden çıkarılır o ayıklanır. İşte ahlak düzeltmesi de böyle olur, birer birer pirinç ayıklar gibi… Hepsini birden yapmaya kalkınca gözümüzde büyüyen pirinç çuvalı gibi biz bu işin altından kalkamayız, koyver gitsin diyoruz. Bu da başka bir gaflettir.
Hz. Mevlâna bir başka misal veriyor, askeri taburda bir sıra var. Kıdemliler önde, rütbeliler önde… Böyle bir alay halinde bir komut gelir “dur geriye dön”. Bir tek komutla en öndeki en arkada, en arkadaki en önde olur diyor… İşte devletluyum diye fakire gülme bu demektir. Fukaralık istemek demektir, sadece avuç açıp para isteyenler fukara zannediliyor, ahlak fukarası var mı, ilim fukarası, terbiye fukarası, irfan fukarası? Hadis-i Şerif’i doğru anlamak lazımdır, “komşusu açken tok yatan bizden değildir”i bütün herkes mide açlığı zannediyor, iman açı olan komşun varken sen imanlı olarak rahat rahat yatamazsın.
Bize şarkılar bunları da söyler…. (26:08)
“Ey Nebiyi ahir zeman
Allah’tan getirdin Kur’an
Eyledik biz sana iman
Muhammed Mustafa Sultan
Nurun oldu Canıma Can
Nurun oldu Canıma Can
Habibullah dedi Rahman
Âşıklara oldun eman
Ki Sensin Canlara Canan
Muhammed Mustafa Sultan
Nurun oldu Canıma Can
Nurun oldu Canıma Can
Aşıkız Ali Abaya
Çarıyari Bâsafaya
Ol Muhibbi Hanedana
Muhammed Mustafa Sultan
Nurun Oldu Canıma Can
Nurun Oldu Canıma Can
Şefaat Dileriz Candan
Ayırmasın Hak Yolundan
Evladından Ashabından
Muhammed Mustafa Sultan
Nurun Oldu Canıma Can
Nurun Oldu Canıma Can”
Hz. Muhibbî
Bugün mevlid cemiyetlerinde okunmayan ama Süleyman Çelebi Hazretleri’nin mevlidinde olan bir bölüm vardır. Münacaat bahrinden sonradır. Bu bölüm herşeyden önce Resûlullah’ın nurunun yaratıldığını anlatan bölümdür. Orada kün emrinin zuhura gelişinin Nur-u Muhammedî ile olduğunu yazar. Nur-u Muhammedî’nin özellikle üçe bölünerek, o üçte birden başka üçte birlerle bunu anlatır. Efendim Hazretleri “Nurun oldu canıma can” derken varlığın sebebini anlatıyor, daha doğrusu oluşum kronolojisini anlatıyor.
Bütün dünyevi güzelliklerin maddesel olarak mutlaka birşeyler borçlu olduğu güneş vardır. Güneşe Resûlullah’ı mukayese edince İbni Arabî Hazretleri, “pek hayret ediyorum” diyor. “Kendi nurundan yaratılmış olan güneş Resûlullah ile nasıl mukayese edilir”.
Ahir zamanı yanlış biliyoruz, ahir zaman Hz. Adem ile başlar. Burada çok söylenir mi bilemiyorum ama hakikatler her yerde söylenir, anlayacak olanlar anlarlar, anlamayacak olanlar lütfen inkar etmesinler, inşallah biz de anlar hale geliriz desinler. Efendimiz Aleyhisselâm Hz. Adem ile başlayan ahir zamanın tek peygamberidir. Bu öteki peygamberlerin inkarı demek değildir. Çünkü ahir zaman Hz. Adem ile başlar, Efendimiz’den sonraki zamanın adı değildir. Orada bir tek peygamber vardır, diğer peygamberler Efendimiz’in müjdecisi ve hazırlayıcısıdırlar. (39:40)
“Gül bahçelerinde sevgilimleydim o gün,
Birden bakışım üstüne düşmüştü gülün.
İşveyle “utan! yüzüm yakınken bu kadar,
Sen bir güle baktın ha” dedi üzgün üzgün…”
Hz. Mevlâna
Bu şuna benziyor, cennet vaatlerine ve cehennem korkusuna esir olmuşuz, cenneti ve cehennemi yaratanı unutmuşuz. (49:35)
“Nice feryad edip zarı kılam ben
Nice bu aşk oduna yakılam ben
Ölümden korkmazam be hey yarenler
Budur korkum yardan ki ayrılam ben
E ya Leyla sıfat senin elinden
Varam Mecnun gibi dağa düşem ben
Yunus eydur senin aşkın yolundan
Varam mansur gibi berdar olam ben”
Hz. Yunus Emre
Yunus Emre böyle diyebilir de, Şemseddin-i Sivasî Efendimiz’in de sözüne kulak vermek lazım:
“Mest olanların kelâmı kendinden gelmez veli
Pes “enel hak” nice söyler kişi Mansûr olmadan”
Mansurluk taslamak değil Mansur olmak marifettir.
Bundan önceki yörük semaide
“Bulmakta teselli batan akşam güneşinden”
Güneş batıyor, ortalık kararıyor, neyin tesellisi bu? Yine Hz. Mevlâna… “Buradan batış gibi gördün ya, bir başka yerden doğuştur o” buyuruyor ölüm için… Güneşin batması doğmasına delildir… (55:10)
“Geçti sevdalarla ömrüm, ihtiyâr oldum bugün
Ak pak olmuş saçlarımla bî-karâr oldum bugün
Bir muhabbet neş’esiyle ilkbahâr oldum bugün
Ben huzurunda yer öptüm, tacidâr oldum bugün”
Güfte: Hüseyin Siret Özsever, Beste: Şükrü Tunar
Başka türlü geçseydi o ömre yazık olurdu. İhtiyar olmak demek sevdalarla geçen bir ömürde hayrı ve şerri seçebilme yeteneği kazanmak demektir. İhtiyar yaşlıya denmez.
En çok bahar çiçeği pembe ve beyaz olur. Bahar ak pak çiçeklerle gelir. Bizim saçımız da ağardı diye herkes yaşlanmış zannetmesin.
Tevazu en çok başın eğilmesi ile ortaya çıkar. Secdeyi sadece ibadet secdesi ile sınırlı zannediyoruz. Halbuki bir de tazim secdesi vardır, yani ululamak… Evlat ana babasına secde edebilir. Bu Rabb’ül Âlemin’e yapılan taabbüd secdesi değildir. Taabbüd secdesi sadece kıble istikametine doğru yapılır.
Tasavvuf terbiyesinde yatağa yatarken yastık öpülür, baş öyle konur, yorgan öpülür öyle çekilir. Ceket öpülür öyle giyilir. Bir meclise girildiği zaman oturulurken yer öpülür, bu o meclisteki büyüklere tazim ve iyi ki Rabbim bu yeri bizim altımıza döşemiş, üstüne oturmak için yer çıkmış diyedir. Eve girerken kapının eşiği bilemedin sövesi öpülür. Bu eşyaya olan hak talimidir. İşte Şeyh huzurunda da Şeyhimin ayağı deymiştir diye yer öpülür. Şeyhim demek yârin demektir, zaten yârin ayağının değdiği yeri öpemiyorsan o yâr değildir. Fecr-i Âti şairi Hüseyin Siret Özsever ancak ömrünün sonlarına geldiğinde Şeyh Fahreddin Efendi Hazretlerine derviş olunca bu eseri kaleme almıştır. “Ben huzurunda yer öptüm çünkü nefsin zilletinden esaretinden kurtuldum. Bir mürşide tabi olmakla hürriyetime sahip olmak tacını giydim. Büyüğün huzurunda küçülmekle büyüdüm” Rabbül Âlemin’in huzurunda ne kadar tevazu sahibi olursan o kadar büyürsün. Beşiktaş Yahya Efendi kabristanında pederinin kabrinde yatar, ziyarete vesile olsun diye arzettim… (59:00)






