Hastalıklarımız müslüman olduğumuz zaman biter
Gönül Dünyamız | Bölüm 32 | 25 Aralık 2014 | 42′ 37”
Efendimiz Hazretleri’nin müslümanı tarif eden bir hadîs-i şerifleri vardır: “Müslüman, insanların elinden, dilinden emin olduğu kimsedir”. Müslüman tarifi bu kadarla sınırlı değildir, Efendimiz bir açıdan bu tarifi yapmıştır. Başkalarının her hususta kendisinden emin olduğu bir kişi olmak… Galiba zor, değil mi? Yalan söylemek çok yaygın, ehemmiyet verilmeyen ancak çok büyük bir kabahattir. Hırsızlığın da küçüğü büyüğü olmayacağı gibi yalanın da küçüğü büyüğü olmaz. (00:55)
İmam-ı Azam Hazretleri malûm zengin bir zattır. Ticaretle meşguldür, bugünkü anlamda filoları yani kervanları vardır. Bir kervan dönme zamanından iki gün geç gelmiş. İmam-ı Azam Hazretleri bu gecikmenin sebebini kervan görevlisine sormuş. Görevli haddinden fazla sıcağa rastladıklarını, onun için gündüz yolculuk yapamadıklarını, gece de yol rahat gözükmediği için çok ilerleyemediklerini, bir akşam yola çıkmaya niyetlendiklerini ancak sıcağın etkisini koruması nedeni ile gölgesinden istifade için bir bahçeye girdiklerini söylemiş. Bunun üzerine İmam-ı Azam Hazretleri görevliye bahçe sahibinden izin alıp almadıklarını sormuş. Görevli etrafta kimsenin olmadığını o yüzden almadıklarını söyleyince büyük İmam “Ağacının gölgesinden bile istifade etmek için sahibinin rızasını almalıydınız, öyleyse bu kervanın kazancının tamamını Allah’dan özür dileyerek sadaka olarak dağıtın!..” demiştir. Ağacın gölgesinde oturmak bile izin gerektirir. (02:10)
Bendeniz gençliğimde hukuk okurken bir yandan da bir parça fıkıh çalışıyordum, fıkıh hocam şöyle demişti: “Yarın öbürgün avukat olacaksın, kira davası çıkar, alma!.. Ev sahibi iyi niyetli, kötü niyetli bunu hiç nazarı itibare almadan çık dediği zaman artık o evde oturulmaz. Kıldığın namaz kabul olmaz, adamın rızası yok.” Bu kişinin şahsi rızasına itibar etme ve onu üzmeme gayretidir. Bir başka büyüğüm Beykoz tarafında bahçeli bir ev almıştı, bahçenin kenarında bir dut ağacı komşunun bahçesine dökülüyor. Komşusu ağacın bahçesini kirlettiğini söyleyince büyüğüm “peki” demiş ve ağacı akşama kestirmiş. Komşusu buna çok şaşırmış ve “Senden evvelki ev sahibi ile şunun dallarını biraz buda benim tarafıma gelmesin diye kaç defa kavga ettik, sen bir defada kesiyorsun” demiş. Rahmetli büyüğümün sözü “Ben müslümanım. Öteki değil miydi, bilmem” olmuştur. (04:35)
Bugün sulh hukuk mahkemeleri kalemlerine gidin, kaç tane miras davası, kaç tane boşanma davası var soruverin. O kadar çok ki. Miras davası kimin arasında olur. Kardeşler ve yakın akraba arasında… Niye davalaşıyorsunuz? Kardeşin senden daha çok istiyormuş, istesin, o senin kardeşin değil mi, aynı babanın evladısınız, aynı karında büyümüşsünüz, aynı memeden emmişsiniz, aynı sofrada doymuşsunuz, aynı odada uyumuşsunuz, sonra büyüyünce kardeşin senden çok yedi az yedi… Bu, bırakın İslâmiyeti, insaniyete yakışmaz. Tüm bunlardan anlaşılıyor ki bizim Efendimiz’in “Müslüman eliyle ve diliyle kimseye zarar vermeyen veya elinden ve dilinden herkesin emin olduğu kişidir” tarifine daha çok mesafemiz var. O çok yüksek bir hedef. Evvela günlük hayattaki basitliğimizden, menfaatperestliğimizden bir kurtulalım. Bu nasıl olacak? Sevgi ile… Şu sevgiyi bir türlü bütün yaraların merhemi, bütün dertlerin ilacı olarak görmek ve bunu tatbik etmek seviyesine yükselemedik. (08:35)
Efendimiz Yemen civarına zekat ve mali işlerle ile ilgili bir memur gönderecekti. Son talimatlar için mescidde oturuyorlardı, yanlarında Hz. Ebubekir, Ebu Ubeyde bin Cerrah hazretleri var, Hz. Abdurrahman var… O zat ile neler yapması gerektiği konusunda konuşuyorlardı. O sırada Efendimiz’in bulunduğu meclise hazır olan zevattan birinin çocuğu geldi ve babasının dizinin dibine oturdu. Babası çocuğa uslu otur diye işaret edinde çocuk uslu durdu. Bunu gören o görevli olarak gönderilecek zatın yüzü asıldı. Efendimiz buna dikkat buyuruyor. “Sen çocuğunu kucağına alıp sevmez misin?” diye soruyor o zata. “Sevmem ya Resûlullah”. Bu cevap üzerine Efendimiz o zatı muhatab bile almıyor, dönüyor Hz. Ebubekir’e “Kendi çocuğuna muhabbet etmeyen ahaliye muhabbet etmez, biz başka bir adam gönderelim” buyuruyor. Efendimiz’deki çocuk ve insan sevgisi işte böyleydi. Efendimiz’in ölçüsüne göre çocuğuna sevgi göstermeyen bir adamdan kamu görevlisi olmaz, çünkü çocuğuna sevgi göstermeyen ahaliye de göstermez. (11:55)
Diğer bir mesele de gıybet, dedikodu meselesidir. Cenab-ı Allah herkesin anlayacağı aşikarlıkta bir misal vermiş ki anlamamak için ebleh olmak lazım. Gıybet yapmak ölü kardeşinizin çiğ etini yemek kadar tiksindirici bir şeydir diyor Hz. Allah. Daha ne desin? Bunları anlattığımız zaman bazı hanım ve bey arkadaşlarımız “olanı söyledik” diye itiraz ediyorlar, iki gözüm olanı söylemek zaten dedikodu. Olmayanı söylemek ayrı bir kategori, o iftira… Efendimiz buyuruyor “Gördüğünü ört, görmediğini söyleme”. Biz gördüğümüzü değil duyduğumuzu söylüyoruz. Hayra kullanıldığı zaman hayır, şerre kullanıldığı zaman şer olan internette bir şey söyleniyor, doğru mu eğri mi diye araştırmadan buna inananlar oluyor. Acaba bunlar saflıklarından mı bunlara inanıyorlar, af buyurun salaklıklarından mı? Bu kadar saf ve salak olunmaz, ne olur, dedikoduya meyyal olunur. Onun bunun eksiğini kurcalamak, kabahatini ortaya koymak, sen eksiklisin, kabahalisin diyerek yükselmek kendisi yükselemediği için başkasını alçaltmak isteyenlerin işidir. (15:20)
Amerika’da 11 Eylül hadisesi olduğu zaman müslümanlığı çok alemşümul hale gelen boksör Mehmet Ali Clay o harabeyi gezmeye gitmiş. Gazeteciler hemen iğneli bir sual sormuşlar “Sizin dininize mensup olanların yaptığı bu hadiseye ne diyorsunuz?” Clay’in cevabı muhteşemdir: “Sizin dininize mensup Hitler’in yaptığına siz ne diyorsanız ben de onu diyorum” Bunun dinle diyanet ile alakası yoktur. Hristiyanlıkta yanağına tokat vurana öbür yanağını dön diyen bir telakki vardır. Hitler’in neresi hristiyan? (18:35)
İnsanlarda Cenabı Hakk’ın doğuştan verdiği bir takım cevherler vardır. Bu cevherlerden bir tanesi de ahiret inancıdır. Bila istisna her insan sonunda birşey olacağına inanır. Bu da insanda din duygusunu uyandırır. Din bir takım insanların zan ve iddia ettikleri gibi insanın ihtiyacından doğan bir kurum değildir, zaten vardır ama insan da buna ihtiyaç duyacak şekilde yaratılmıştır. Dolayısı ile insanların din ihtiyacı dini doğurmamıştır. İşte yarın öbürgün hesap veririm düşüncesi veya endişesi din duygusunu uyandırmış. İnsanlar dünyadaki yaptıkları işe dini bir kisve giydirerek kendilerini haklı çıkarmaya çalışırlar. Kendi kendilerine de, karşılarındakilere karşı da… Bu sadece bugün değil, hep böyleydi. Vaktiyle Lawrence’a inananlar müslüman mıydı? Şimdiki IŞİD’e ne laf söylüyoruz? Onların ecdadı da öyleydi. Hz. Hüseyin’i binbir mektup ile çağırıp sonra sırtını dönenler, keza Hz. Ali’yi, onların ecdadıdır. (20:50)
Kâbe insan yapısı bir binadır. Gönül, kalp ise Allah yapısıdır. Kâbe avlusunda şeytanın ve evliyanın bir arada olacağına eyvallah diyorsun, gönlünde de hayır ve şer bir aradadır. Allah bizi hak tarafından eylesin. (23:40)
Sen vücuduna bomba bağlayıp ölmenin cihat olduğunu hangi kaynakta gördün? Sen nefsini adam etmeden başkasını nasıl adam etmeye kalkışıyorsun? Bugün ortalıkta cihat diye gezen, kendini cahid zannedenler var? Niye böyle hüküm veriyorsun diye soran olursa bendenize şunu derim: “Sultanahmet camiine sabah namazı gidiverin, bakın bakalım kaç kişi var?” Öğlende, ikindide, akşamda kaç kişi var? Bu ahali ile mi cihat olacak? (29:10)
Müslüman nasıl örnek bir şahsiyet olacak diye sormak dahi abestir. Kaynaklar bellidir. Hz. Peygamber’i tanıyor muyuz? Bendeniz seminerlerde, sohbetlerde soruyorum, Efendimiz Hazretleri’nin en yakını çocukluğundan itibaren Hz. Ebubekir’dir. Ama Hz. Ebubekir Efendimiz’in koynuna girmedi, Efendimiz’in en yakınları zevceleridir. Ahzab suresindeki hükme göre Peygamber Aleyhisselâtu Vesselam mü’minler için kendi nefislerinden evladır, Peygamber’in zevceleri mü’minlerin anneleridir. Yetmiş milyondan kaç müslüman çıkar annesinin ismini sayacak? Veya dünyadaki bir buçuk milyar müslümandan kaç kişi çıkar? Sadece ismini diyorum, şahsiyetinden, davranış biçiminden haberdar olup örneklenmeye gelmedik daha… Merak bile etmiyoruz, bizim neremiz müslüman? Kimseye ağar gelmesin. Bütün bu hastalıklar müslüman olduğumuz zaman biter. Müslümanlığa özendiğimiz zaman değil. Kişilerin nefis seviyeleri olduğu gibi toplumların da nefis seviyeleri vardır. Bugünkü müslüman toplumu bendenize göre “müellefetül kulub” seviyesindedir yani kalbi parayla pulla İslâm’a ısındırılacak insanlardır. O kadar menfaatperestiz ki ancak bu seviyedeyiz. (31:10)
Hz. Peygamber’den bu kadar uzak, annelerinin ismini bile bilmeyen müslümanlardan müslüman gibi davranışlar beklemek yalnızca safdilliktir. Siyasetlerine müslümanlığı alet edenler içinse Allah onları ya ıslah etsin ya şerlerinden bizi korusun deriz. Siyaset ve İslâmiyet yanyana gelemez, biri ebedidir, biri dünyevidir. (41:10)






