“Bir nefestir mâutin terkîbini âdem kılan”
Seyir Defteri | Bölüm 107 | 4 Şubat 2010 | 44′ 55”
Üfürükçülük vardır, haktır, gerçektir. Ne yazık ki bizim toplumumuzda bir takım rejimden kaynaklanan kanuni sebeplerden at izi it izine karışmıştır.
Bir kere Nefhâ-i İlâhî’den haberi olmayanın bunlarla ilgili konuşması caiz değildir, echelliktir. Nefhâ-i İlâhî ile oluşmuş olan Hz. Adem’den yani Hz. İnsan’dan haberimiz yok. Onun nefesinin sadece ciğerlerine oksijen göndermekten ibaret olduğunu zanneden maddesel bir anlayış içerisindeyiz. Nefes bu değildir. Nefha’nın karşılığı üfürmek demektir. Allah-ü Tealâ “Ben size kendi ruhumdan ruh üfürdüm” demiyor mu? Demek ki üfürme var. Gündelik hayatımızda mutlaka doktora muhtacız. Tıp fakültelerini kapatsak bir sürü sahte doktor türeyecektir. Aynı şekilde insanın bedenden ibaret olmayıp bir manevî yapısı olduğunu bilenler o manevi yapının manevi doktora ihtiyacı olduğunu bilirler. Bu doktorların mektebi dergahlardı ve kapatıldı. 85 senedir kapalı. O zaman ortaya sahtekarları çıktı. Sahtekarları üzerinden fikir inşa etmek ve hüküm vermek fevkalade yanlıştır.
Sahtekar üfürükçü vardır, para kazanmak için yapar. Bir kere manevi işler için para alıyorsa o adama sahtekar damgasını hemen vur, hiç korkma. Efendim bazı şeyleri yapmam için masrafım var, o masrafı karşılayın dese bile ben sahtekar damgasını yapıştırırım. Filanca maddeler lazım, gidin alın getirin derse olur ama bana para verin derse olmaz. 1 kuruş menfaat temin etmeyecek, ölçüsü budur. (03:30)
İnsan sadece beş duyusu ile algılamaz. Sezgi diye, doğuş diye bir şeyler vardır. Mesela sanatı, hangi beş duyu ile halledeceksin. Adama ilham geldi diyoruz, nereye geliyor o ilham, gözüne mi, burnuna mı, ağzına mı, kulağına mı, derisine mi? Bu meselelerin reddedilmesi yeni bir şey değildir, eskiden de vardır:
Sultan Abdülmecid zamanında, Sıhhat Nezareti kurulmuştur. O zamanlarda bir meclis… Sıhhat Nezareti müsteşarı olan Paşa da o mecliste. Halk arasındaki tabir ile nefesinin kuvvetli olduğu bilinen bir Şeyh Efendi de mecliste. O sırada Şeyh Efendi’ye okuması için bir çocuk getiriyorlar. Şeyh Efendi “Hay hay evladım” deyip okuyor ve çocuğu götürüyorlar. Bu sahneyi gören Sıhhat Nezareti müsteşarı olan Paşa “bu kafayı artık bırakın, bakın devlette koskoca bir nezaret kuruldu. Hastalığın tedavisi şurupla olur, iğne ile olur, hap ile olur. Okumak nedir, bunlar eski zamandan kalma hurafelerdir” gibi küçümseyici bir hal ile konuşunca Şeyh Efendi açıyor ağzını, yumuyor gözünü: “Be hey eşek adam, öküz adam… ” Daha da ilerisini büyük bir hiddet ile söylüyor. Sonra birden pat diye durup Paşa’ya şunu söylüyor: “Ne oldu paşa efendi, ben size şurup mu içirdim, hap mı yutturdum, iğne mi yaptım? Bir iki laf söyledim, bu lafın tesiri ile yüzünüz kıpkırmızı oldu, terlediniz, elleriniz titremeye başladı, biraz sonra sarardınız. Benim gibi aciz bir kulun sözü size böyle tesir ederse Allah-ü zü’l Celâl’in kelâmı olan Kur’an-ı Kerim niçin tesir etmesin?” Paşa bunu duyunca yelkenlerini suyu indirir ve “Efendi Hazretleri, beni irşad ettiniz” der.
Kur’an-ı Kerim’de “mü’minler için şifadır” ayeti yok mu? Buna rağmen nasıl inkar edilir? (06:40)
Üflemek tabiri yanlıştır. Görünüşe göre olan şekillerle bazı yanlış hükümler veriliyor. Mesela eski derviş terbiyesinde şeyh huzurunda yer öpmek vardır. Yer öpmek tevazuyu göstermektir. Üstelik yerin sana hakkı geçiyor, üzerinde yürüyorsun, namaz kılıyorsun. Sana hakkı geçtiği için onu öperek taltif ediyorsun. Yer öperken ne yapıyorsun, iki elini yere koyuyorsun, dudağını yere deydirir gibi yapıyorsun, secde eder gibi oluyor. Böyle olunca muhalifler hemen etiket takıyorlar: dervişler şeyhlerine secde ediyorlar diye. Hayır Efendim, müslümanlar yalnız Allah’a secde ederler. Biz Kabe’ye bile secde etmeyiz, secde Allah’a mahsustur. Namazdaki secdenin istikameti Kabe’ye doğrudur, kıble meselesidir bu. Ayrıca, taabbüd secdesi başkadır ve yalnız Allahu zü’l Celâl’e mahsustur. Tâzim secdesi başkadır, hocaya, şeyhe, babaya tazim secdesi yapılır. Bir şey suistimale açık diye yasaklanmaz, suistimal etmeyecek doğru nesiller yetiştirilir. (12:25)
Yer öpmek ile secde etmenin birbirine benzemesinden dolayı dervişlerin şeyhlerine secde ediyorlar yanlış hükmü verildiği gibi okunduktan sonra “Hû” denir. Tabi “Hû” derken dudaklar biraz sivrilir, aynen üfleme gibi olur. O dudak hareketini üfleme gibi algılıyorlar. Üflemezler, “Hû” derler. Yani, “Ben kul olarak Ya Rabbi, senin kelâmını okudum. Şifanın senden olduğunu biliyorum. Bu ayetleri vesile kılarak sana sığınıyorum ve okumamın son sözü, mührü, damgası “Hû”dur, yani O’dur, yani Allah’tır.”
Kendi başımdan geçen bir şeyi anlatayım. Benim bir kız kardeşim var. Seksenli yıllarda sarılık oldu, kendisi o sırada Bursa’daydı. Benim İstanbul’da tanıdığım Allah rahmet eylesin, 30 Ekim 1986’da vefat eden bir büyüğüm vardı. O sarılık okur diye biliyoruz. Dedim ki “Efendim, kardeşim böyle, böyle. Buraya gelecek durumu da yok. Emrederseniz kapınızdan alayım sizi Bursa’ya araba ile götüreyim.” “Yok evladım, lüzum yok, ben buradan okurum” dedi.
Nasıl olduğunu da anlatayım: Sarı bir hamam tası, içinde bir tane irice iğne ve içine su konulacak. O su dolu tasa sabah ve akşam hasta bir kere bakacak. O tas hastanın bulunduğu ortamda duracak. O tastaki su çamur haline gelince hastalık atlatılmıştır. Rahmetli anneme dedim, böyle böyle yapın, buradan okuma gelecek.
Tabi bir yandan tıp da yapılıyor. Çünkü Efendimiz buyuruyorlar ki, bir marazın defi için üç ayak var, Kur’an: mü’minlere şifadır; sadaka: bela def edicidir; ve hikmet: eski ilimlerin sınıflandırılmasında tıp, astronomi, hendese hikmete dahildir.
Rahmetli Kemâl Baba İstanbul’da okudu, kardeşimin yattığı karyolanın altına sarı tas kondu, biz babamla sadaka verdik, ikinci veya üçüncü rahmetli anneciğim telefon etti Bursa’dan, sabah kalktığımızda su kahverengileşmiş ve kıvamı koyulmuş diye… Bu olmuş hadisedir.
Ahalinin tabiri ile üflemek, doğru söylenişi ile “Hû”lamak vardır!.. (15:55)
Nefes nedir, ona bakalım. Biz söylemeyelim, Osman Kemâlî Efendi Hazretlerine kulak verelim:
“Bir nefestir gayb iken âlemleri âlem kılan
Bir nefestir mâutin terkîbini âdem kılan”
Burada mâutin yani su ve çamur anasır-ı erbaadan daha önde gelir. Hadis-i Şerif’te bile öyle bir tabir vardır: “Adem su ile toprak arasındayken ben peygamberdim” meâlinde…
Yani, Adem su ve çamur maddesinden yapılmışken, onu Hz. Adem kılan şey, “nefahtu fîhi min rûhî”dir. “Ruhumdan üfledim” nefesidir, Allahu zü’l Celâl’in nefesidir. Allah’ın nefesi olur mu? Ruhu oluyor da nefesi niye olmasın. “Rûhî” demiyor mu Allah, “Benim ruhum”. O insanın ruhu ile aynı değil elbette, Allah’a mahsus bir şeydir o.
“Bir nefestir sırr-ı vahdet bir nefestir kaf-i-nun
Bir nefestir nur-u Pâkî Ahmedi akdem kılan”
Resûlullah Efendimiz ba’sı sonra, hilkati evveldir. En evvel yaratılmış olan… Akdem demek en kıdemli demektir.
“Bir nefestir mim-i Ahmed, vâlid-i mevlüd o mim”
Eski Türkçe’de Ehad ile Ahmed kelimelerinin yazılışları arasında bir “mim” farkı vardır. Mim de yuvarlak bir harftir. Hz. Mevlâna o mimi gözbebeğine benzeterek “Ahmed, Ehad’in gözbebeğidir” demiştir. “mim-i Ahmed” Ehad’den Ahmed’i ayıran mim’dir, o bütün doğumların -burada insan doğumundan bahsedilmiyor, arş, sema, kürsi, kalem ne varsa- hakiki sebebi işte o mim’dir, Ahmed’in mim’idir, yani Ahmed’dir.
“Bir nefestir Mustafa’yı Vâlid-i erham kılan”
Hz. Adem’den cesedlerin babası diye bahsedilir. Resûlullah Ebu’l Ervah’dır.
“Bir nefestir mastar-ı Alem Muhammed Mustafa
Bir nefestir Murtaza’ya ilmini mu’lem kılan”
Hz. Ali Efendimiz’in ilmi özellikle silsile-i tarikat vasıtası ile günümüze kadar gelmektedir.
“Bir nefestir saldı Mansur’dan Enel Hak nârasın
Bir nefestir Seyyit Abdulkadir’i ebsem kılan
Bir nefestir nefsi rahmândan Kemali in-ü-an
Bir nefestir âşıkı hayretse de ebkem kılan”
Ey Kemalî, bütün ne varsa Nevf-i Rahman’dan bir nefestir. Ve o nefes aynı zamanda aşıkları hayret içinde bırakır ve dilsiz bırakır. (24:45)
Biz mutlaka ve mutlaka bu cahiliyet belasını yenip bize empoze edilen bize büyük bir propaganda bombardımanı halinde verilen yanlışlıkları özel gayretimizle, çalışkanlığımızla, okuyarak, dinleyerek, tetkik ederek, kaynaklara inerek düzeltmek ve sadece bilgi halinde taşımak değil, doğru davranış biçimi halinde ortaya koymalıyız. Mükellefiyetler namaz ve oruçla biten şeyler değildir. (35:30)
Ocak diye bir şey vardır. Elden ele emanet aktarılır. Bunlar var olan şeylerdir. Resûlullah Efendimiz’in hasta okuduğu vaki midir, değil midir? Vakidir… Daha ne konuşuyoruz o zaman.
Şunun bunun sözüne değil, özüne itibar edilir kişilerin sözüne bakmak lazımdır. Osman Kemâlî Efendi Hazretlerinde olduğu gibi. (37:35)
Osman Kemâli Efendi’nin kim olduğunu da ben söylemeyeyim, aziz dinleyicilerimiz bir iki ansiklopedi karıştırarak kendileri öğrensinler. Hiç olmazsa Osman Kemâlî Efendi’nin başka hallerini, başka nutuklarını da öğrenmiş olurlar. (39:05)






