Tasavvuf müziği diye bir müzik türü yoktur, aslı tekke müziğidir
Şarkılar Seni Söyler – 17. Bölüm | TRT MÜZİK | 69′ 27”
“Gözyaşlarınız kalbime toplanmış emeldi
Aşkımda bahar öldü hazan mevsimi geldi
Birlikte geçen bir gece bir ömre bedeldi
Her şeyde bahar öldü hazan mevsimi geldi”
Beste: Selahattin Pınar, Güfte: Mustafa Nafiz Irmak
Hazan edebiyatımızda hep hüzün için kullanılır ama hazandan sonra kışı müteakip mutlaka bahar gelir. Dolayısı ile mutlak hazan yoktur. Ama geçen bahar ile bu bahar arasında fark vardır. Kişi bir yaş daha yaşlanmıştır, her şey aynı olsa bile 1 yılın getirdiği algılamalar farklıdır. Allah bir yarattığını bir daha yaratmayacağına göre geçen bahar yaratılan bir erik ile bu bahar yaratılan bir erik farklı olur. Bu farkı anlayacak hassasiyet herkeste yok.
Biz hep ömrü dünya hayatı ile sınırlı görünce 60’dan sonrasına hazan, 70-80’den sonrasına kış diyoruz. Öyle değildir. Ömür “ol” emri ile başlayan ve nihayeti olmayan bir süreçtir. Mekanı, boyutu değişir ama hep vardır. Allah, kendi esmasını verdiği, yeryüzünde kendisini halife kıldığı ve ruhundan ruh üfürdüğü Hz. İnsan’ı yok olsun diye yaratmamıştır. Dolayısı ile dünyanın hazanı olur ancak ömrün hazanı olmaz, ömür hep terütazedir.
Efendimiz buyurmuştur, “Mü’minler ölmez, bir yerden bir yere göç ederler.” (04:35)
Dünya medeniyetine bir Sultan Ahmed Camii’ni kazandıran I. Ahmed Han göçtüğünde 28 yaşındaydı. Bugün bütün müslümanların namazının kıblesi olan, tavafı ile emrolunduğumuz Kabe’yi temelinden itibaren yaptıran IV. Murad Han da 28 yaşında göçmüştür. Demek ki bu yaşlar da nisbi… 28 yaşa neler sığdırılabiliyor…
“Doğuyor ömrüme bir yirmisekiz yaş güneşi
Bir kuş okşar gibi sen saçlarımı okşarken
Koklarım ellerini gülleri koklar gibi ben
Avucundan alırım kış günü bir yaz ateşi”
Beste: Sadettin Kaynak, Güfte: Cenap Şahâbettin
Evc de ne makamdır… Taa yukarılarda bağırtır adamı ama kararda da nasıl bir vakarla iner. Demek ki mevcut ahenk var. Dünyada hiçbir şey icat değil, hepsi birer keşif. Varolanın üstünün örtüsünü açmak… Ama bu herkese nasip olmuyor. Konu ile meşgul olanlara nasip oluyor.
Bir şey hoşumuza gittiği zaman onun neden hoşumuza gittiğini izah edemiyoruz ama estetik ilmi bunu izah ediyor. Biz estetiği şahsi zevk ile karıştırıyoruz. Şahsi zevk tamamen subjektiftir ama estetik ilmi objektiftir. (12:50)
“Kalbimin levhinde ancak kamet-i yâr elfi var
Pîş-i çeşmânımda yârin nokta-i ruhsâr-ı var
Başka harf öğretmedi üstâd-ı aşk-ı lem-yezel
Bildiğim bir, gördüğüm bir, sevdiğim Allâh var”
Beste: İzzeddin Hümâyî Bey, Güfte: Ken’an Rifâî Hz
“Ben ben isem, canda değil
Ben sen isem,tende değil
Sen ben isen, ten can olur
Can ten olur, bende değil
Hasılı benden çıkıver
Benliği viran ediver
Canda beni ister isen
Benliği at, can oluver”
Güfte: Ken’an Rıfâî Hz, Beste: İzzettin Hûmayî
Ne yazık ki lisanımızı sadeleştireceğiz diye fukaralaştırdık. Çok değil, 60’lı yılların gazete makalelerini bugünün gençleri anlamıyor. Böyle olunca eski metinleri nasıl olsa anlamam peşin hükmü ile dinliyoruz.
Bu sözlerde anlaşılmayacak bir şey yok, yalnız tenin sözlük manası ile ıstılahî manâsını bilmek lazımdır. Istılahta ten cild demek değildir, ten içinde cân olmayan bedenin adıdır.
Elif harfi Allahu zü’l Celâl’e semboldür. Birçok hattat noktadan sonra elif çekmekle derse başlar. Elif birliğin işaretidir, ilahın tek olduğunun işaretidir. Allah-u zü’l Celâl’in ism-i şerifi elif ile yazılır. Bu güfteyi eski Türkçe ile yazdığımız zaman pek çok elif harfi görürüz, öyle de bir yazı estetiği vardır Kenan Rıfai Hazretleri’nin güftesinde.
Camiler aynı zamanda sembol binalardır. Camiyi görünce akla Allah gelir. Onun için cepheden baktığın zaman İsm-i Celâl yazısı gibi olması için minare sağda olur, solda olmaz. Arsası müsaitse öyle yapılması lazımdır. Bunun ne ehemmiyeti var diyenler olabilir, teferruat kemâl getirir, olgunluk teferruattadır. Eğer olgunlaşmak istiyorsak, toplum veya fert olarak, teferruata dikkat etmemiz lazımdır. Ayrıca estetik çok önemlidir. Cami inşaatlarında estetiksiz yüksek minare dikmek hevesi var, eski eserlerde böyle bir şey görebiliyor muyuz?
Cân, dirilik manâsına anlaşılmamalıdır. Cân buradan gittikten sonra da kalabilmeye denir.
(22:15)
“Gönül durup dururken bir güle uçtu kuş gibi
Çırpındı dalında dikeni tanıyormuş gibi
Yoruldu boş yere derdini atıyormuş gibi
Döndü geldi bana yarası kanıyormuş gibi”
Beste: Şükrü Tunar, Güfte: Selim Aru
Şükrü Bey rahmetli batı kökenli olan klarneti “bize” göre çalardı. O kültürün henüz damla haline gelmeden velev ki incelmiş olsa da akmakta olduğu zamanın gençlerindendir Şükrü Bey. Biz o kültürden çok şey kaybetmişiz.
Ne yapalım, aksine bütün empozelere rağmen bunları sevenler, çalanlar, okuyanlar, özellikle dinleyenler hatta isteyenler var. Tanıştıkça daha çok sevecekler. (35:10)
“Senden dolu iki cihan
Oldum zuhurundan nihan
Ger bulayam seni ayan
Ya Rab n’ola halüm benüm
Şol gün ki mizan kurula
Hak kapusunda durula
Halayık oda sürüle
Ya Rab n’ola halüm benüm
Dilde kanaat olmaya
Züht ile taat olmaya
Senden hidayet olmaya
Ya Rab n’ola halüm benüm
Ağlarım işte zar ile
Kaldum diriğ ağyar ile
Bilişmedim sen yar ile
Ya Rab n’ola halüm benüm
Hamidi’nin gözü yaşı
Doldurur dağ ile taşı
Bilmem n’idem garip başı
Ya Rab n’ola halüm benüm”
Güfte: Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretleri, Beste: Hakan Alvan
Bunun ilmî adı tekke müziğidir. Tasavvuf müziği diye bir müzik türü yoktur. Bizim müziğimiz tarz müziğidir, üslûp müziğidir. Şarkı okur gibi ilahi, ilahi okur gibi şarkı okunmaz. Allah Hafız Zeki Amcamıza rahmet etsin, eski Dârülelhan imtihanından çıktıktan sonra rahmetli Saadettin Heper hocaya, Saadettin Arel büyüğümüz “Saadettin Efendi, pek güzel okuyor ama biraz öd ağacı kokuyor” demiş. Yani hafız ağzı var diyor. Bu aslında bir üslûp özelliğidir, bu üslûbu verebilmek önemlidir, yoksa müzik olarak ayrı bir müzik türü değildir.
Şehirlerimizi geçtim, kasaba ve köylerimizde bile velilerimiz vardır. Hamid-i Veli Hazretleri de Darende kasabasındandır. Bu velilerin bize yol göstericiliği hala devam ediyor. Bu nutuktan herkes bir şeyler alabilir, fakirin en çok hoşuma şu gitti:
Senden hidayet olmaya
Ya Rab n’ola halüm benüm
Hadî ismi şerifine vurgu yapıyor hazret. Gayret sahiplerinin bile zaman için de “bende de ne gayret varmış” deme ihtimalinin önüne geçiyor. Bütün mesele hidayettir.
Hidayet, bir defa verilip sonra devam eden bir şey değildir. Her doğru yaptığımız iş El-Hadî’nin bize verdiği hidayet iledir. Biz buna karşılık şükrümüzü artırırız, ben neymişim be abi demeyiz. (49:30)






