Edebi olmayanda ilim olmaz

On 1 Aralık 2016

Seyir Defteri | Bölüm 285 | 22 Eylül 2013 | 45′ 08 ”

Küçükler büyüğe selam vermezler. Bu şimdiye kadarki tatbikata aykırı bir laf olduğu için çoğu kişi buna itiraz eder, ededursunlar.

Selam vermeyi bilmiyoruz, selamsız yetişmişiz. Halbuki en noksan olduğumuz sevgi konusunda Efendimiz en büyük tavsiyesini şöyle buyurmuştur: “Aranızda selamı yayın”. Bugün toplumumuzun selam vermekte çok büyük bir eksiklik içinde olduğunu bilmeliyiz.

Asansöre biniyoruz selam verilmiyor, halbuki selam verilse o selamet ortaya yayılır. İşte bu selamlaşmayan topluma askeri disiplin içinde selam öğretmek için neferlere direğe selam verdirerek talim yaptırılır. Her kurumun kendine mahsus bir mantığı vardır. Askerlikte de mantık vardır. Askerlikte itaat temini en önemli husustur, bunun temini selam ile başlar. Onun için selam astan üste verilir. Bu askerden sonra toplumumuza da bu şekilde intikal ediyor ve küçük büyüğe selam vermeye başlıyor.

Küçük büyüğün huzurunu bozmamak için selam vermez, büyük selam verir küçük alır. Büyükler tefekkürde midir, zikirde midir, ezberden bir şey mi okuyordur… Bu meclisi bozmamak için selam verilmez. (03:15)

Büyüğü imtihan etmek için sual soranlara rastlıyoruz. Sualde bir şey öğrenme hevesi vardır halbuki ilim edeple beraber olunca ilim olur. Edebi olmayanda ilim olmaz. Bilgi, malumat başkadır, bunlar olur ama edep olmazsa ilim olmaz.

Aslında büyüğe sual sorulmaz. Bu kurumsal olarak tasavvuf hayatında “mürid, mürşidine sual soramaz” olarak ortaya çıkmıştır. İzin babında sorulan sorular buna dahil değildir. Çünkü daima seyahatlerde izin istenir. Öğrenmek için sual sorulmaz, öğrenmek için sual sormak bulunduğun mevkiye razı olmamak demektir, rızaya muhaliftir. Bu şimdiki zaman insanlarının çok kolay anlayabileceği bir konu değildir. Sana lazım olan bilginin ne zaman ne kadar verileceğini mürşid bilir. (11:50)

Merak sâiki ile sorduğun sual merakını giderir, sana bir şey kazandırmaz. Ayrıca sual, sail kelime olarak istemek demektir. Tasavvufta istemek ayıptır. Muhabbette istemek yoktur.

Sual sorduğun zaman bir şey istiyorsun demektir, bir şey isterken nezaketle istenir, kafa tutarak istenmez. Bize gelen suallerde “Sen bu konuda ne düşünüyorsun” deniyor. Deme… Numune-i imtisal olmak kurumsal olarak sadece Efendimiz’e aittir. Bu yüzden sual objektif sorulmalıdır. Bu o kadar ters işlemiş ki toplumumuzda…

Bir TV programında, Allah rahmet eylesin, İzmirli büyük bestekâr, hoca, Hisar Camii İmamı Rakım Erkutlu’nun hayatı ile ilgili bir şeyler konuştuk. ertesi hafta kandildi sanırım, Rakım Hoca’nın kandille ilgili fevkâlade güzel bir ilahisi vardır, üçüncü hafta yine denk geldi, Rakım Hoca’dan bahsettik. Bu denetleyiciler var ya, demiş ki, Tuğrul Bey Rakım Hoca’nın akrabası mı?

Rakım Hoca ben iki yaşındayken göçmüş, o İzmir’de… İzmir’e her gittiğimde Hisar Camiinde namaz kılarak ruhuna fatihalar ithaf ederim, ayrı mesele ama niye akraba olayım. Objektiviteyi kabul etmiyoruz toplum olarak. Onun için suallerde de sen ne yapıyorsun diye sormamak lazımdır çünkü objektiviteye, bîtaraflığa, ilme muhaliftir.  (17:50)

Müzakere bir konuda zikirleşmek, konuşmak demektir. Münakaşa konuyu nakışlandırmak demektir. Münazara ayrı bakış açılarından bakmak demektir. Bugün bu kavramları kaybettik, münakaşayı kavga zannediyoruz. Karşılıklı yapılan münakaşalar, müzakereler, münazaralarda karşılıklı olarak “sen ne düşünüyorsun” gibi sorular sorulur. Ama bir şey öğrenmek için sorulan suallerde “sen ne düşünüyorsun” demekten vazgeçmemiz lazımdır. Bu konunun objektivi nedir, evvela onu öğrenelim. Ondan sonra küçük nüanslarla, şahsi içtihatlarla, şahsi meşreplerle bunun zuhuru hakkında değişik uygulamalar olabilir. Zuhuru değişebilir ama hakikati değişmez çünkü hakikat sabittir.

Öyle ise karşımızdakinden bir şey öğrenmek istiyorsak evvela öğrenmemizin uygun olup olmadığını sormamız lazımdır. Daha merdivenin alt basamağına basmamış üst basamaktan soru soruyor, daha ilmihal bilmiyor, İbn-i Arabî’den soru soruyor. Alnı secde-yi Rahman’a gelmemiş Hz. Mevlâna hakkında ahkâm kesiyor, nerede bu bolluk? (27:30)

İsteyene vermemek kâmil kişilerin işi değildir. Çünkü istemek iki sebepten kaynaklanır. Özellikle dilencilerden bahsedersek, belki o senden parasal olarak daha zengin ama yine de ver. Çünkü istiyor ya, senden aşağıdadır, ya parasal olarak ya haysiyet olarak aşağıdadır. İşte bu zihniyetle büyükler suallere cevap verirler. (34:15)

Öğrenmenin yolu okumaktan, dinlemekten, ders almaktan geçmez, yapmaktan geçer. Malumat toplamak sadece ve sadece Allah’ın hiç sevmediği benliğini körükler.

Ne zaman başını secde-i Rahman’a koyar, ne zaman Rabbi karşısında iki büklüm eğilir o zaman biraz öğrenmeye başlamış demektir. Bu şekilleri yapmakla da sakın ha kendimizi “ben oldum” yerine koymayalım. Bunun da cevabı asırlar önce verilmiş:

Savm-u salât-u hac ile sanma biter zâhid işin,

İnsan-ı kâmil olmaya lazım olan irfân imiş”

(39:00)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir