Edep sahibinde benlik olmaz
Konuşacaklarımız Var | 25 Şubat 2017 | ÜLKE TV | 112′ 01”
İnsanı insan yapan unsurlardan uzaklaşıp, canlı olmanın gereklerini yapmakla yetinir hale geliyoruz. İnsanların da hayvanların da iki temel ihtiyacı barınma ve beslenmedir. Bir arslana kart bir öküz ile körpe bir ceylanı göstersek, ceylanı tercih eder. Bizim ondan farkımız ne? Soframda bir tabak daha fazla olsun, dolabımda elbisem bir tane fazla olsun, evimde bir oda daha olsun veya metrekaresi fazla olsun… Yemek ve barınmak ihtiyaçlarımızdan farklı ne ihtiyacımız var, bizi hayvandan farklı kılacak?
Hz. Mevlâna’nın buyurduğu gibi: Sen neyi talep ediyorsan, osun.
Bizim talep ettiklerimiz, şu geçici dünya hayatında daha az çalışarak yaşamak. Bugün makinelerin getirdiği rahatlık, yalnızca bedene ait rahatlıklardır. Medeniyetin ölçüsü bedeni daha az çalıştırmak, yüksek bina yapmak değildir. (02:50)
Günümüzde belediyeler veya farklı kurumlar yaşlı bakım ev yaptıklarını övünerek söylüyorlar. Ben bunu müslüman toplumuna yakıştıramıyorum. “Cebrail bana o kadar komşu hakkından bahsetti ki, neredeyse Rabbimin komşuyu komşuya varis ilan edeceğini sandım” buyuruyor Hz. Peygamber. Bu komşu da müslüman komşu değildir. Gayrimüslim de olabilir.
Medeniyetin ölçüsü hakka riayettir. (07:30)
Medeniyet olduğu söylenen şeyler hep bedenin rahatlığı içindir. Lazım gelen sual şudur: İnsan beden midir? Medeniyetin ölçüsünün hakka riayet olduğunu bilmemiz lazımdır.
Biz hep olduğumuz gibi mi kaldık? Nice terbiyelerden geçtik. Meslek sahibi olduk, çoluk çocuk sahibi olduk.. Bunların hepsi birer terbiyedir.
Peki kitabî tabir ile “zalûmen cahûla” olarak yaratılmış nefis hiç terbiye edilmeyek mi? Hep öyle mi kalacak? Öyle kalmaya mahkum ediliyoruz.
Bunun ölçülerinden biri de şudur: Güler yüzlü, tatlı dilli, samimi kaç tane adam var? Şu anda çıkalım sokağa, trafiğe girelim. Kaç tane güler yüzlü, “aman kardeşim, ben beklerim siz buyurun” diyen adam göreceksin? Hiç… Az değil, hiç. Hangi medeniyet? (08:30)
Allah iman vermiştir belki, Alfred Nobel’in yaptığı iş çok önemli. Yol, özellikle tren yolu yapılırken ortaya çıkan tabii engelleri kolayca yok etmek için dinamiti buluyor ama insanların bunu birbirlerini öldürmek için kullandığını müşahede edince oradan kazandığı parayı bir vakıf haline getiriyor, ilime, sanata ve özellikle barışa hizmet edenlere ödül veriyor. Ne kadar hayırlı bir iş, aynı zamanda ne kadar pişmanlık ifade eden bir iş. Bir icadın gavuru müslümanı olmaz.
Dinin emirleri kişiyi ilerletmek ve yüceltmek için vardır. İlerlemiyor ve yükselmiyor isek iki ihtimal var, ya inancımız batıl, ya inancımızı yerine getirmiyoruz. (11:15)
Sokakta hiç tatmin olmuş, mutmain olmuş insan var mı, yok. Hep bir memnuniyetsizlik, hep bir şikayet. Allah kitabında “kalbin tatmini Allah’ın zikri iledir” buyuruyor. Yani, herhangi bir konuda Allah yoksa, o konuda tatmin husule gelmez. Bu tatminsizlik insanları oyalanmaya ve eğlenmeye sevk ediyor. Eğlenmek yasak mı, hayır değil, ama oyalanmak yasak. İsrafın haram olduğunu biliyoruz ama bu ağzımızda sakız olmuş. Her israf telafi edilebilir ama zaman israfının telafisi yoktur.
Vaktin israfı yani oyalanmak yasaktır. Oyalanmakla ve eğlenmekle de tatmin olmayanlar evvela içki ile, sonra o da yetmiyor, sair uyuşturucu maddelerle uyuşuyorlar. Unutmak istediği rahatsızlıkları var, onun için yapıyor, o rahatsızlıkları unutmak yerine tedavi etmek cihetine gitmiyor. (13:50)
Bugün çok ciddi bir sigara mücadelesi var, pek de güzel, olsun tabi… İki paket sigara içip sokakta cinayet işleyen adam duyduk mu hiç, duymadık. Ama bir iki bardak rakı içip kendi de dahil türlü zararlar veren çok insan var. Ne fark var arada? İçki şuuru giderir, onun için haramdır. İnsan şuur demektir.
Bütün bunların hepsine baktığımızda bu nefsin terbiyesi için bir şeyler yapmamız lazımdır. Tatmin olmak lazım. “Kalbin tatmini Allah’ın zikri iledir” ayetini zikir meclisinde olmak lazımdır şeklinde anlıyorsak, hiç anlamamışız demektir. (18:20)
Efendimiz Hira’da ne düşünüyordu, bunu hiç tefekkür ettik mi? Kainatı, dünyaya geliş sebebini, nereden geldiğini, nerede olduğunu, nereye gideceğini tefekkür ediyor. Kainatı okumaya çalışıyordu ama okuyamıyordu. Çünkü Rabbinin adını anmazsan Habibullah da olsan okuyamazsın. Dolayısı ile ilk gelen ayet “oku” ayeti değildir, zikir ayetidir, Rabbini devreye koyma ayetidir. Rabbinin adı devreye girmezse okumak dahil, yapılamaz, yani itminan hasıl olmaz. Demek ki “Kalbin tatmini Allah’ın zikri iledir” ile kastedilen zikrullah zikir meclisi, halaka, devran, kıyam, kuud vs değildir, her konuda Allah’ın devrede olmasıdır.
Bir mevzuya Allah’ın dahil olmaması tatminsizlikle neticelenmeye mahkumdur. Rab her konuda var olacak, o zaman tatmin olur.
Biz evvela Rabbimizi tanıyacağız. Onu da insanı inkar ederek yapma modası çıktı şimdi. Aracı istemem… Olur… Kendimizden baha biçelim, doğduk, emeklemeye başladık, sonra büyüklerin parmaklarından tuttuk, tay tay yürümeye başladık. Sonra kendimiz yürümeye başladık. Ama çocukluk zamanında bir yoldan karşıya geçmek istesek büyüklerimiz bir zarar gelmesin diye yine elimizi sıkıca tutar. Ortalama seksen senelik ömürde yürümeye el tutarak başlıyorsun da ebedi hayatta kendi kendine yürüyebileceğini nasıl düşünüyorsun? (23:00)
Edep kişiyi kötü davranışlardan vazgeçme iradesi ve yeteneği olarak tarif edilir. Esas itibari ile terbiye, nezaket, özenilecek ve hayranlık uyandıracak hal, ziyafet sofrası gibi manalara gelir. Edep e-d-b harflerinden oluşur, bundan hareketle eline, beline, diline sahip olmaya edep denir. (30:15)
Efendimiz’in mirâcı amcası Ebu Talib hazretlerinin kızı aynı zamanda Efendimiz’in diğer amcası Haris’in oğlu Süfyan’ın zevcesi Ümmü Hani’nin evinde diye geçer, Mevlid-i Şerif’te de öyle geçer, aslında ev sahibi Süfyab bin Haris’dir.
Ümmü Hâni Hazretleri’nin ismi neden bu kadar önemli? O günün evvelinde Ebu Cehil Efendimiz’i özel olarak üzmüştür. Efendimiz’in üzüntüsü bizim üzüntümüze benzemez. Biri bize bir zarar verdiği zaman üzülürüz. Efendimiz de üzülür ama kendi için değil. Çünkü bilir ki O’nu üzmek Allah’ı üzmektir. Filanca zât Allah’ı üzdü diye ona gelecek ceza için “Rahmeten lil âlemîn” sıfatı ile üzülür. Kendine bir şey yapıldı diye üzülmez.
Ümmü Hâni Hazretleri’nin isminin bu kadar geçiyor olması Ebu Cehil’in terbiyesizliğine üzülen Efendimiz’in o üzüntüsüne karşı söylediği ve o günkü literatüre geçen kelimelerdir. (32:45)
İzleyiciler kendilerine sorsunlar, bildikleri her doğru şeyi yapabiliyorlar mı? Bildikleri her yanlış şeyden kaçabiliyorlar mı? Bunun cevabı hayır’dır… Davranışa dönüşmeyen bilgi kuru yüktür. Kamyona kitap yüklemek ile kamyon kamyonluktan veya eşek eşeklikten kurtulur mu? Demek ki insana bilgi yükleme ile olmuyor.
Doğru davranış biçiminin de bir adı edeptir. Edepsizlik cahillerden zuhur eder. Edepsizden ilim zuhur etmez çünkü ilim objektiftir. Edepsiz adamda objektivite yoktur, sübjektivite vardır. “Ben senden daha çok biliyorum” diye anlatır. Bir hakikat ortaya çıksın, insanlar bundan istifade etsinler diye konuşmaz, sadece gururlanmak için konuşur. Kur’an “mal ve evlat birikimi” diye anlatıyor ya, bunlardaki de bilgi birikimidir. Birikip muhatabı mat etmek… Yani benlik… Edep sahibinde benlik olmaz. (37:40)
Dinî hüküm olarak güzel işlerin hepsi edep içine girer. Mesela, Sahih-i Buharî’nin bir kitabı sırf edep üzerinedir. Edep ile ilgili hadisler toplanmıştır bu kitapta ve adı da Kitabü’l Edeb’dir. Edep, Cenab-ı Hakk’ın hoşuna giden tüm davranış biçimleridir. Bunun kurumsallaşması örftür, adettir, gelenektir. (41:05)
Edep müslümanlığın unsurlarından en önemlisidir. Amelden de önemlidir. Bunu Allah-u zü’l Celâl Hucurât suresinde sade misallerle anlatıyor. “Benim Habibime edepsizlik ederseniz, mesela huzurunda sesinizi yükseltirseniz…”. Ki Efendimiz’in huzuru, Efendimiz’in güneş takvimine göre 61 sene 1 ay 18 gün olan dünyadaki ömrü ile sınırlı değildir. “Allah yolunda ölenlere ölü demeyiniz” ayetinin geldiği zâta ölü denir mi? Ayrıca bir hadis var: “Müminler ölmez, bir yerden bir yere göçederler.”
Biz Efendimiz’e dahiliz, çünkü ayet var. “Sen onların içinde olduğun müddetçe senden evvelki kavimlere verdiğim toplu azabı onlara vermem.” Resûlullah başının tacı olmasın, tac senden ayrı, yukarıda duruyor. İçinde olsun. (44:00)
İnsanın şekli mübarektir, o insana eziyet edilmez, engizisyon işkencesi gibi işkence yapılmaz. Yüzüne vurulmaz. İslâm’da dayak varmış, bunlar dayağı tekme yumruk girmek zannediyorlar.
Cezalandırılacak kişinin sağ elinin serçe parmağı kalınlığında bir sopa, dirsek böğre dayanacak ve dirsek hareket ettirilmeyecek, bilek hareketi ile vurulacak. Buna te’dib denir, te’dib de edep kökünden gelir. Te’dip cezalandırmak demek değildir, edeplendirmek demektir. Çocuğuna şu yaramazlığı yapmazsan sana çikolata vereceğim, parka götüreceğim gibi vaatler veriyorsun. Bu vaatleri mutlaka yerine getirmek lazımdır, vaadinden dönme, mü’min sıfatın eksilir. Mü’minler vaadinden dönmez.
Ama çocuk anlamadı, yaramazlık daha cazip geldi, o zaman te’dip edilir. Cezalandırılır değil, edeplendirilir. (51:40)
İbni Mesud Hazretleri büyük bir kıraat alimidir, fakihtir. Fıkıh hususundaki gözüşleri bugün bizim istifade ettiğimiz görüşlerdir. Ebu Hanife Hazretleri’nin içtihadlarında dayandığı en önemli sahabe Abdullah İbni Mesud’dur.
İbni Mesud Hazretlerinin kıraati fevkalade… Öyle ki Efendimiz “Ya İbni Mesud, bana biraz Kur’an okusana” diyor. İbni Mesud “Ya Resûlallah, bu Kur’an zât-ı âlinize nazil oldu, ben kimim ki okuyayım” deyince Efendimiz’in cevabındaki inceliğe bakın: “Ben güzel bir sesten, güzel bir okuyuşla Kur’an dinleme zevki yaşamayayım mı?”
Abdullah İbni Mesud Efendimiz bir mesele ile ilgili Hane-i Saadete gelir. Kapıyı bir çalar cevap yok, iki çalar cevap yok, üçüncüde geri dönecekken Efendimiz “buyur ya İbni Mesud” diyerek kapıya çıkınca yüzüne bakar ki İbni Mesud’un yüzünden düşen bin parça. Efendimiz “hayırdır” diye sorunca İbni Mesud önce söylemek istemese de daha sonra anlatır: “Ya Resûlllah, ben kapıyı 3 defa çaldım. Hanede olduğunuzu biliyorum, ben demek çok büyük kabahat yaptım, Efendimiz beni görmek istemiyor diye düşündüm. Buna çok üzüldüm”. Efendimiz mütebessim olarak “Hiç olur mu Abdullahcım, hiç olur mu, evde istirahat kıyafeti ile idim, senin gibi bir kıraat alimini o kıyafetle karşılamak uygun değil diye giyindim. Onun için vakit geçti” diyor.
Resûlullah’a bak, bir de bize bak!… Bir de inandığımız dinin kitabında “O sizin için örnektir” ayeti var. (55:15)
Efendimiz Hazretleri kabri saadetlerine girmekle dünyadan çekilmiş değildir. Çünkü insan, halifetullah, ol emri ile yaratılmıştır, ezeli değildir ama ebedidir. Allah kendine halife kıldığı kişiyi yok etmek için yaratmamıştır. Dünya hayatı fanidir, insan fani değildir.
Efendimiz’in huzurunda sesini yükseltmemek demek 61 sene 1 ay 18 günlük ömrü şerifinde değil, hala içimizde ise, onun lafının üstüne laf söylememek de buna dahildir.
Hucurât suresinde ayrıca “kendi aranızdaki insanlardan bahseder gibi ondan bahsetmeyin” ayeti var mı, var. Böyle yaparsanız amellerinizi habt ederim yani yok farzederim diyor.
Efendimiz Hazretleri’nden ismen bahsedenler var. Bunların amelleri yok edilir. Hani amel önemliydi, edep daha önemlidir. (60:40)
Edep özellikle edep kurumu olan tasavvufta kurumsallaşmıştır. 1925’de dergahlar sırlandığında İstanbul’da üç yüz küsür tekke vardı. Dünyada İstanbul kadar tekkesi bol memleket yok. İstanbul kadar Pîr barındıran şehir de yok. Bu dergahların istisnasız hepsinde en az bir tane levha vardır, “Edeb Ya Hu” diye. “Namaz Ya Hu” yok, “Amel Ya Hu” yok… Edebin varsa namazın terkedemezsin ki.
Allah’ın adetleri, huyu vardır. Bizdeki huyları iyi bilirsek Rabbimizin huylarını da iyi biliriz. Bizim yakınımızın başına bir şey geldiğinde üzülüyoruz. Yakınımız bize ne kadar yakın olursa olsun bize şah damarımızdan yakın mı, değil. Ama Allah öyle yakın. Biz yakınımızın başına bir şey geldiğinde üzülüyoruz, çünkü Allah da bizim başımıza bir şey gelince üzülür. Biz nefsimizin esiri değilsek özür dileyeni affediyoruz. Neden, Allah da affettiği için. Allah tevbe edenleri sever diyor ayette, demek ki Allah’ta sevmek var.
Kur’an’da Allah’ın sevdiği ve sevmediği fiiller var mı, var. Sabredenleri sever, ihsan edenleri sever, kibirli olanı sevmez… Bunların hepsi ayette var. Allah’ın bütün severim dedikleri Efendimiz’de var, sevmem dediği hiçbir şey de Efendimiz’de yok. Efendimiz Habibullah olmayacak da kim olacak? (67:35)
Amelin yok edilmiş olması gibi büyük bir ceza olamaz. Ve bunun tek sebebi edepsizliktir. Edep ve davet aynı kökten türemiştir. Ama bugün ne yazık ki edebe davet edilen insanlar hürriyetimiz kısıtlanıyor diye kafa tutuyorlar. Başıboşluğun adı hürriyet değildir, nefse esir olmanın adı hürriyet değildir. Her istediğini yapmak hürriyet değildir.
Bizim yaratılış sebebimiz kul olmaktır. Peki kime? Ya Rabbime kul olacağım, ya nefsime. Nefsin seni zincire vurur, Rabbin seni yüceltir.
Edep insanı yücelten yegane kurumdur, bu kurumun içine ibadâtu taât dahildir. İbadetlerde tahsin şartı vardır. Tahsin güzelleme demektir ve edebe dahildir. (73:40)
Her kurum merasimi ile yaşar, merasimi kaldırırsak kurum yaşamaz. Askerliğin mesarimleri olmazsa askeri okullara gidecek kimse olmaz. Özellikle resmi geçitler bunun içindir. Tasavvufun da merasimleri ayinlerdi. Şimdi yok. Yoksa kendisi de olmaz. Bazı gönüllerde yaşadığı elbette inkar edilemez ama gönüllerde yaşıyor, hayatta yaşamıyor.
Bir kurum merdiven altı olursa sahtekarı çok türer. Bu yeni bir şey değildir. Yedi yüz küsür sene önce Hz. Mevlâna zamanında da şeyh geçinenler vardır. Hz. Mevlâna onları fena halde eleştirmiştir. Tenekenin taklidi yapılmaz, altının taklidi yapılır.
Dergahlardaki edep tamamen muhabbet üzerine kuruludur. Muhabbeti sohbet karşılığı olarak algılıyoruz. İnsan sevdiği ile muhabbet eder. Başına mu- gelen Arapça kelimeler karşılıklılık ifade eder. Muhabbet karşılıklı “hublaşma” yani karşılıklı birbirini güzel görme demektir. İşte bu muhabbet dergahlarda kurumsallaşmıştır.
Dergahlarda “Edeb Ya Hu” levhasının yanı sıra fakire çok tesir eden bir levha daha vardır: “Aşkın varsa can baş üzre gel beri, aşkın yoksa bak kapıdan dön geri”. (78:25)
Aşk muhabbetin şiddetlisidir. Aşk muhabbetin cünûn şubesidir. Cünûn delilik demek değildir, aklın gitmesi demek değildir. Akla akılla veda etmek demektir. Herkes anlamıyormuş, gayet tabi herkes anlamayacak. Anlayabilecek hale gelmek için gayret sarfedecek öyle anlayacak, o kadar ucuz mu?
Bugünün hastalıklarından biri de her şeyi ucuzlatmaktır. Mesela eskiden kuyruklar vardı, benzin kuyruğu, yağ kuyruğu… Eskiden dedimse babamın zamanı değil, ikinci cihan harbi zamanı değil, benim sayfalı nüfus cüzdanımda benzin karnesi verilmiştir diye damga var. Kuyruklar olduğu zaman amiyane tabirle kaynak yapma tabiri vardır, önündeki kişinin hakkına tecavüz ederek öne girmek… İşte bu ucuzluktur, insanlığın ucuzladığının göstergesidir. Edepsizlik bunun yanında hafif kalır. (84:00)
Süt çocuğuna bulgur pilavı verilmez. Bu durum, zaman içinde “o sırdır, bu sırdır” şekline dönüşmüş. Din-i Mübîn-i İslâm… Mübin açık demektir. Sır yoktur. Ama buluğa ermemiş bir çocuğa üreme anlatılmaz değil mi, üreme onun için sırdır ama üremenin kendisi sır değildir. Bilgiler de hazmedilebileceği zaman muhataba verilir. Hazmedebilecek zamana kadar akla gelen sorular ki çoğu şeytani sorulardır, cevap sırdır diyenler olmuştur.
Anatomi kitabı okuyarak tıbbı öğrenemiyoruz, Kur’an-ı Kerim’i okuyunca ben dinimi öğrenirim diyenler ne yaptıklarının farkında mı? Bırakalım, bugün okuduğu makaleyi anlayan seksen milyonda kaç kişi çıkar?
Tıpta bir konuda uzman olmak için önce ilk orta lise okuyorsun, sonra altı sene üniversite okuyorsun. Mezun olunca mütehassıs olmuyorsun, onun için TUS’a giriyorsun, sonra uzmanlığın için okuyorsun anca uzman oluyorsun. Bedeninle ilgili ihtisas için bu kadar ilim elde etmek gerekirken, ebedi hayata hizmet edecek ilimleri elde etmeden Kur’an-ı nasıl anlayacaksın? Evet Kur’an’da “anlaşılsın diye indirdim” denilmiştir ama cahillere değil.
Cahil kalmak suçtur. Herkes alim olacak değil ama herkes kapasitesini dolduracak kadar çalışacak. (86:20)
Kur’an-ı Kerim Efendimiz’e inzal olmuştur. Cebrail Aleyhisselâm Efendimiz’e diyelim ki yüz defa gözüktü ise bunun doksan dokuzu insan şeklindedir. Çünkü Allah insana insandan tecelli eder, kitaptan değil.
Siz hiç kitap okuyarak yüzme öğrenen gördünüz mü? Suya girmeden yüzme öğrenilmez. Ayrıca, Kur’an aynı zamanda bir mektuptur. Mektup arası iyi olanlar arasında paylaşılır. Allahla arası iyi olanlar Kur’an’ı anlarlar.
Yüzmek için önce onun kıyafetlerini giymek gerekir, bu şekilde hazırlık yapılır. Hiçbir dini bilgi öğrenmeden Kur’an’ı anlamaya çalışmak takım elbise ile denize girmek gibidir. (94:00)
Bugünkü toplumun bir büyük kabahati de tatbikattan kaide icat etmektir. Mesela bugün bazı müslümanlar pis mi, pis. Müslümanlık pistir diyor. Bugünkü müslümanların ne kadar müslüman olduğunu düşünmüyor.
Çok şükür Türkiye’deki, Rumeli’deki müslümanlar çok temiz. Ama her yer böyle değil. Kahire’de Ezher’in yanında Mescid-i Hüseyin var. Hz. Hüseyin Efendimiz’in ser-i mübareklerinin olduğu yer. Sonra sokak var, sokağın karşısında abdesthane var. Orada abdest alıyor, çıplak ayakla sokağa basıyor camiye geliyor. Cezayir’de namaz kıldım, seyahatlerde her zaman yanıma seccade alırım. Dönüşte seccadeyi almadım yanıma, camide bıraktım.
Bu tatbikatı görünce müslümanlar pistir diyoruz. Bu durum “İslâmiyet’te temizlik yoktur”a geliyor. Bugünkü müslümanların ne kadar müslüman olduğunu tartışmıyoruz. Bunu söyleyince de ağır konuştun diyorlar.
Bugünkü durum, bu kadar parçalanmışlık, bu kadar bölünmüşlük müslümana yakışıyor mu? Dünyaya örnek olma statüsünde olan bizler kendi kendimize bile örnek olamıyoruz, hastalık bu. Biz şahsi mükellefiyetlerimizi yerine getirdiğimiz zaman dinimizin gereklerini gereklerini yerine getirmiş zannediyoruz. (99:40)
Günah insanı zarara uğratır ama günah insanı cezalandırma sebebi değildir, edepsizlik insanı cezalandırma sebebidir. Nereden mi biliyorum, Kitabullah’dan biliyorum.
Allah, Hz. Adem’e “Sen ve zevcen cennette yaşayın ama şu ağaca yaklaşmayın” diye emretti. Şeytana da, tüm meleklere verdiği emri verdi, “Adem’e secde et”. Hz. Adem ağaca yaklaştı mı, yaklaştı. Şeytan secde emrini dinledi mi, dinlemedi, secde etmedi. İkisi de emre muhalefet ettiler. Ama biri şeytan, biri Hz. Adem… Nasıl oluyor? Ne fark var arada?
Çünkü Adem Aleyhisselâm “Rabbena, Ey Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik, sen bize merhamet etmezsen biz yandık ki ne yandık” diye dua etti. Dikkat edin “Rabbi” yani Rabbim demiyor, Rabbimiz diyor. Nikah sahibi erkekler dualarına zevcelerini de almaya mecburdurlar. Bu Hz. Adem’in sünnetidir. Hz. Adem bu şekilde tövbe etmiştir, özür dilemiştir. Allah da onları affetmiştir. Ama şeytan ne diyor, “beni sen azdırdın.” Kabahati üstüne almak ve üzerine almak edeptir, kabahati başkalarına yüklemek şeytanlıktır, edepsizliktir. Demek ki günah işlemek insanı Rahmet-i İlahi’den kovdurmuyor, edepsizlik kovduruyor. (107:25)







Yollar Meczuba seslendi bu gün…!
Nalınlarını at…!
Edeple git ve…
Bil…Bul…OL…
Nur.OL….
Can.OL.Gönül.OL.Sır.OL….
ALLAH C:C razı olsun EFENdim…
.Vesselam