İstanbul’un Fethi
Seyir Defteri | Bölüm 20 | 22 Mayıs 2008 | 46′ 20”
Maddi ve manevi dinamikler tek başına bir iş görmeye yetmez. Huneyn’i bilirsek bunun böyle olmadığını biliriz. Huneyn çok önemli bir hadisedir, Mekke’nin fethinden sonra Taif’de üslenen, putperest Kureyşliler de dahil müslümanların düşmanı olan gruba karşı müşterek bir harekattır. 40 bin civarında olan ordunun 10 bini müşriktir. Bu olay gerekirse müşriklerle de iş birliği yapılacağının Hz. Peygamber tarafından gösterilmiş bir fiili örneğidir.
Müslümanlar özellikle malzemelerinin Uhudla, Bedirle, Hendekle kabili kıyas olmayacak derecede kuvvetlendiğini, yanlarında ayrı bir başka kuvvet olduğunu yani zahiri ve maddi tedbirlerin tam olduğunu düşünüp Allah’ın nusretine olması gereken ihtimamda sübjektif ve derunî olarak bir noksanlık gösterdiler. Dikkat buyuralım, Ashab-ı Kirâm’dan bahsediyoruz. Halbuki nusret ancak Allah’tandır. Maddi gücüne güvenmek olmaz. (03:30)
Hz. Peygamber’in olduğu yerde manevi güçten daha başka türlü söz edilebilir mi? Ama ikisi bir birine ayrıymış gibi görülüp, düşünülüp birinden biri ihmal edilince netice elde edilemiyor. Kaderullah meselesi ayrı bir bahis.
Biz Huneyn harbinde ilk baştan bozulduk, düşman galip gelir gibi oldu. Ne zaman ki Hz. Peygamber Efendimiz, Hz. Abbas’a, amcasına, “Amca, biat ehline seslen, nereye bırakıp beni gidiyorlar” tarzında bir ikazda bulunmasını söyleyince ve Hz. Abbas çok meşhur olan gür sesi ile bağırdığında kendilerine geldiler, tekrar gelip düşmanı püskürttüler ve galip geldiler.
Kul bütün tedbirleri her hususta almakla mükelleftir. Onun için Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Kul tedbir alır, Allah takdir eder.” Tedbirde kusur edip takdire bühtan etmemek lazımdır. Tedbire de bel bağlamamak lazımdır. Bel bağlanacak şey ancak Allahu zü’l Celâl’dir. Bu tedbir almaya mani değildir, tedbir alma mükellefiyetini ortadan kaldırmaz. (05:55)
Seviyeler çok önemlidir. Çok genel sınıflandırma olarak şeriat, tarikat, hakikat, marifet sınıflandırmasında hakikat ve marifet ehli daha ziyade kendi içinde gizlidir, pek aşikar olmazlar ve grup teşkil etmezler. Ama ehl-i şeriat ve ehl-i tarikat zahir olarak da bellidir.
Bir sofu zat-ı şerif ile bir derviş baba bir yolculuğa giderlerken akşam olmuş, bineklerini bir yere bağlayacaklar ve istirahat edecekler. Sofu zat sağlam bir kazığa bağlamış ve Allah’a emanet etmiş. Derviş baba Allah’a emanet etmiş, sonra kazığa bağlamış. Bu incelik başka türlü anlatılmaz, herkes ne anladı ise o kadardır. (07:55)
İstanbul’un fethi ne sadece hamasi askeri nutuklarla ne de sadece manevi güç ile yapıldı demek doğru değildir, ikisi de yalandır. Ne yazık ki bugünlerde Çanakkale mevzusunda da bu münakaşa yapılıyor, çok üzülüyorum. Bir takım maneviyatsız insanlar askere bel bağlıyorlar, bir takım maneviyat ile her şeyin olacağını zannedenler de gökten inen yeşil cüppelilere bağlıyorlar. Bunların ikisi de tek başına yeterli değildir, ikisi beraber olursa bu iş olur, nitekim beraber olduğu için olmuştur.
İstanbul meselesini düşünürken Roma meselesini çok iyi düşünmek lazımdır. Roma İmparatorluğu dünyanın hala medeniyette örnek aldığı bir imparatorluktur.
Resulûllah Efendimiz’in İslâm’ı tebliğ etmeye başladığı zamanlarda İslâm toplumunun etrafında iki büyük güç vardı, biri Roma biri Sasaniler yani İran. Daha sonra gelecek bir zaman içinde de Roma ikiye ayrılır, Doğu Roma’nın başşehri, “Konstantin’in başşehri” demek olan Konstantinapolis olur. Bu şehir aynı zamanda hrıstiyanlığın da bir nevi merkezidir. Neden bir nevi? Çünkü Kudüs topraklarının hristiyanlaştırılması Konstantin ile başlaşmıştır. Siyasi olarak merkezdir.
İstanbul’un ismine İslâmbol’dan geldi demek güzel bir yakıştırma ancak doğru değildir. Şehrin esas ismi Stampolis’tir. Eskiden damga basmak için sabit mürekkepli ıstampa olurdu. Istampa sabitleştirici ve gerçekleştirici demektir. İngilizce’deki “the”, Arapça’daki “El” ön ekine benzer. “Hâzâ” manasını verir. Stamppolis, “işte şehir”, “hâzâ şehir”, “gözünüz şehir görsün” manasınadır, İslâmbol ile alakalı değildir.
Konstantin ismi alemşumul bir isimdir. Bu sadece bugünkü Yunanlılar’ın iddiası değildir. Efendimiz’in İstanbul hakkındaki hadis-i şerifinde de aynı ibare vardır: “Konstantin’in şehri mutlaka feth olunacaktır. O fethi gerçekleştiren komutan ne mübarek (nimete ermiş), o fetihte bulunan asker ne mübarek askerdir.” (09:15)
Emeviler’in ilk zamanlarından beri devam eden kuşatmalar bir türlü muvaffak olamamıştır. Bunu Selçuklular da yapmış, Araplar da yapmış. Bu sırada Doğu Roma dediğimiz Bizans toprakları günden güne küçülmüştür. Bizans Devleti üzerindeki en büyük tahribatı 1204’de Latin işgali yapmıştır. Bugün Venedik’te bulunan bazı heykeller bu işgalde götürülen heykellerdir. Ayasofya’nın içinde saman yakmış ve at beslemişlerdir.
Kudüs’ü almak için Anadolu’dan geçen Haçlı seferlerini bitiren Kılıçarslan Hazretleridir. Ama seferdekiler hristiyan olmalarına rağmen İstanbul’dan geçerken şehirde büyük tahribat yapmışlardır. (17:00)
Niğbolu harbi aslında daha önce İstanbul’u kuşatıp almasına ramak kala hristiyan Avrupa’dan gelen yardımın kesilmesi için Yıldırım Bayezit Hazretleri tarafından muhasaranın kaldırılıp ta Tuna kıyısına kadar gidip düşmanı bitirmesidir. Zaten Anadolu Hisarı dediğimiz Güzelce Hisar Yıldırım’ın yaptırdığı bir tesistir. Bugün Akbaba köyü, Beykoz, Paşabahçe Fatih zamanında zaten bizimdi. Pendik’ten Maltepe’ye hatta Göztepe’ye kadar olan kısmı Orhan Gazi zamanında alınmıştır.
II. Murad Han Hazretleri bir veli padişahtır. Mahalle muhtarı olup muhtarlıktan çekilmek bile zor gelir, Sultan Murad Han iki defa tahttan çekilmiştir. Başta olduğu zamanlarda hep muvaffak olmuştur. O da İstanbul’u kuşatmıştır.
II. Murad Han Malum Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerini Ankara’dan Edirne’ye getirttiği zaman İstanbul muhasarasını ve Efendimiz’in hadis-i şeriflerini konuşurken “Efendi Hazretleri, bize nasip olacak mı?” diye sorar. Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin yanında da hizmetine bakan dervişlerinden biri Akşemseddin Hazretleri. Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri hünkara şu cevabı verir: “Hünkarım, siz de görmeyeceksiniz, ben de göremeyeceğim. Ama şu beşikteki şehzadeniz ile bizim ak oğlan görecek.”
İstanbul’u fethetmek çok karizmatik bir iş olduğu için II. Mehmet’in karizması İstanbul’un fethine bağlı gibi algılanmaktadır. Fatih, İstanbul’u fethetmeseydi de çok karizmatik ve çok büyük bir padişahtır. (19:20)
Fatih çok önemli bir fıkıh alimidir, iyi bir şairdir. Çok iyi bir askerdir, yüksek bir mühendistir. Fizikte eğik atış denen herhangi bir engeli aşırarak hesabını icat eden zattır. Şair Avnî olarak çok önemlidir. Bütün karizmasına rağmen mütevazı bir zattır. Devlet namına yaptığı bazı özel haller gururlu olarak gösterilmek istenmesine neden olmuştur.
Mesela mehter Osmanlı’da çok önemlidir. Mehter Osman Gazi’den Sultan Fatih’e kadar her ikindi vakti padişahlar da dahil ayakta dinlenir, çünkü istiklâl alametidir. Fatih, “ben öyle bir devletim ki ve o devleti şahsında temsil ettiği adamım ki hiçbir şey karşısında ayağa kalkmam” demiş ve oturmuştur. (27:20)
Bir başka mesele de Ermenilere, Rumlara verdiği istiklâl meselesidir. Sonradan tepemize çıktılar diye… Kuvvetsiz hale gelmeseydin de tepene çıkmasalardı.
Hala Fener’deki Rum patrikhanesinde Fatih Sultan Mehmet Han’ın Rum patriğine berat verdiği anki hali bir dini sembol olarak mozaiğe işli olarak durmaktadır.
Bizim her türlü halimizde numunemiz Muhammed Aleyhisselâmdır. Ve Onun reşid olan halifeleridir. Hulefâyi Râşidîn deyince dört halife sanıyoruz. Efendimiz “Benden sonra reşid olan halifelerime uyun derken dört halifeyi mi kastetti?”
Hulefâyi Râşidîn’den olan Hz. Ömer Efendimiz Kudüs’te ne yaptı? Dolayısı ile Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’da yaptığı Hz. Ömer’in Kudüs’te yaptığından farklı değildir.
İtikatta amelde asla kimseye zorlama yoktur. Ancak terbiyesizliklere müsaade etmemek için, dini değil, dünyevi kanunlar çıkarılır. Mesela müslümanların oruç tutarak yaşadıkları bir toplumda hiçbir terbiyesizin aşikar oruç yeme hakkı yoktur. İsrail’e gittik, ağlama duvarını ziyaret edeceğiz ve Yahudi değiliz, baş açık sokmuyorlar. Hayır efendim, ben baş açık girmek istiyorum, benim hürriyetim var diyebiliyor musun? Orada senin hürriyetin yok, o çoğunluğa tabisin. (29:15)
İstanbul’da bu gereklere riayet edildiği müddetçe, 400 küsür sene, sur içinde birlikte yaşanmıştır. Ermeni tebadan hükümet üyeleri olmuştur, Rum tebadan çok mahrem devlet mevzularında tercümanlar olmuştur. Sultan II. Mahmut Han zamanında yapılan bir nüfus sayımında İstanbul’un nüfusu 350 bindir, 160 bini gayri müslimdir.
Ne zaman ki, biz İslâmî davranmamaya başladık, mirasyedi olarak davranmaya başladık evvela toprak kayıplarımız başladı, bu kayıplardan dolayı zayıflayınca Batının müdahalesi başladı, bu müdahaleler biz noksanımızı tamamlamak için Allah’ın ipine ve kendi kendimize, birbirimize sarılacağımıza dışarıdan empoze edilen şeylere sarıldık, ıslahat fermanları yayınladık, tanzimat fermanları yayınladık, dünyada hiçbir örneği olmayan kendi askerimizi topa tuttuk, yeniçeri ocağının ilgası diye, sonra bu şerli hadiyese Vakayı Hayriye dedik, ve ondan sonra da vatandaş kavgası yaşadık. (35:05)
Ben imparatorluk lafını çok sevmem. Çünkü Osmanlı Devleti bir emperor sistem yani başka insanları, başka toprakları, başka imkanları sömüren, merkeze taşıyan bir devlet asla olmamıştır. Osmanlı’nın çok önemli, dünyada başka devletlerde olmayan bir özelliği vardır. Toprak aşırı toprağı yoktur, toprakları hep birleşiktir. İngiltere ile Hindistan, Hollanda ile Endonezya, Belçika ile Kongo… Osmanlı Devletinde böyle bir şey yoktur. Basra’dan Bosna’ya kadar aynıdır.
Bazı ağzı kara ecdad düşmanları Osmanlı bütün yatırımlarını Avrupa’ya yaptı, Anadolu’da doğru dürüst Osmanlı eseri görmek mümkün değil diyorlar. A benim gözümün nuru, Anadolu zaten 1071’den beri müslüman toprağıydı, Selçuklularımız ve beyliklerimi yeterince hizmet getirdiler. Ama Rumeli’de Osmanlıdan evvel müslümanın esamesi yok. Dolayısı ile bütün müslümanlık hizmetlerini ve beşeri hizmetleri Osmanlı yapmış. Dikkat buyurulsun, Rumeli müslüman elinden çıktıktan sonra hiçbir sosyal Osmanlı eseri yerinden kaldırılmamıştır. Ama ne kadar ibadethane varsa ya kiliseye çevrilmiştir ya yıkılmıştır.
Macarlar Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Zigetvar’daki kabrini yıkıp yerine kilise koydular, kilise hala duruyor. Keza Zigetvar kasabasında Ali Paşa Camii bugün kilisedir. Ama hangi köprüyü yıkmışlar.
Mostar hariç… Mostar’ı Hırvatlar Osmanlı izi silinsin diye özel olarak bombaladılar, bomba ile yıkamadılar, sonra bir Hırvat korgenerali temeline inip temeline dinamit döşedikten sonra bombaladı, evvela dinamitler patladı ondan sonra bomba tesir etti. Ama elhamdülillah ecdadına layık insanlar olarak bir Türk firması, Türk işçilerle, Türk mühendislerle o köprüyü aynen yaptı. Allah bir daha öyle bela göstermesin.
Maddi eserlerle de maneviyata erişilir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’da yaptırdığı cami, Eyip Sultan’daki cami, III. Mustafa Han dönemindeki zelzelede yıkıldı. Bugün Fatih camii diye bilinen cami Fatih yapısı değildir, III. Mustafa’nın yapısıdır. Keza Eyüp Sultan camii de Fatih’in yaptırdığı cami değildir, III. Mustafa Han’ın başlayıp III. Selim Han’ın bitirdiği bir camidir.
Allah şefaatine nail etsin. Efendimiz’in müjdesine nail olan bir zatın Allah indinde mutlaka mübarekliği tasdik edilmiştir, bizim imanımız böyledir. Allah indinde mübarek olan bir zatın da bize şefaat etmesine dua ederiz. (38:00)






