Efendimiz Hazretleri’ni nasıl severiz?

On 4 Temmuz 2015

Sahur Vakti | 30 Haziran 2015 | TV 8 | 100′ 22”

(Peygamber sevgisi nedir sorusu üzerine) Peygamber sevgisini lafla güzel söylüyoruz ama fiile ne kadarı intikal ediyor? Allahu zü’l Celâl bize düşüncelerimizden ve duygularımızdan sual sormayacak, amellerimizden soracak. Efendimiz’i çok sevdiğimizi söylememizin kuru bir iddia olduğu fikrindeyim. Her iddia ispata muhtaçtır, ispat edilmediği zaman o iddiaya iftira derler. İnsan kendi kendine de iftira edebilir. Nereden belli peygamberi çok sevdiğin, hangi halin peygambere benziyor? Sevmek, sevdiğin gibi olmaya çalışmakla, o çalışmaya gayret etmekle olur. Senelerdir aynı soruyu soruyorum, kendime de kardeşlerime de, Efendimiz Aleyhisselâm’ın en yakınları muhterem zevceleridir, annelerimizdir. Efendimiz’i çok seviyoruz diyenler annelerinin isimlerini sayabilirler mi? Hayatları hakkında bilgi sahibi olmaktan, onlardan örneklenmekten vazgeçtim… Annelerinin ismini bilmeyen müslümanlar peygamber sevgisinden dem vurdukları zaman kendilerine iftira etmiş olurlar.

Efendimiz’i tanıyıp da sevmeyen yoktur, sevmediğini iddia edenler Efendimiz’i tanımayanlardır. Efendimiz amiyane tabirle dımdızlak yaşayan biri değil, zevceleri var, çocukları var, torunları var, arkadaşları var, ahbabları var, düşmanları var… Hepsini tanıyacaksın. Mısır Mukavkisi Cüreyc’in Efendimiz’e gönderdiği hediyeler arasında bir eşek var, ismi Ya’fur. Efendimiz o Ya’fur’a bindi, o eşek Efendimiz Hazretleri’nin teninin sıcaklığını duydu, Efendimiz o eşeğin boynunu okşadı, o eşeğin karnına mübarek baldırları ve topukları deydi, yani eşek Efendimiz’in sıcaklığını hissetti, ben hissedebiliyor muyum? Hangimiz eşek? Efendimizi sevmek eşeğinin bile ismini bilmekle olur, biz daha validelerimizin ismini bilmiyoruz.

Efendimiz tazimkar şekilde sevilir, Allah ve Resûlune olan muhabbette laubalilik kabul olunamaz. Çocuklarımıza Muhammed ismini koyuyoruz, farkında değiliz ama yanlış yapıyoruz. Çünkü çocuk bazen azarlanmak icap eder, hadi sen ismine hürmeten azarlamadın, arkadaşları “Ulen M..” deseler… Onun için biz Türkler Efendimiz’i çok severiz, diğer müslüman kavimlerden daha çok severiz, çünkü Efendimiz hakkında yazılmış naatların %70’i bizim yazdıklarımızdır, onun için biz Muhammed ismi şerifi lalettayin kullanılmasın diye Mehmet’e çevirmişiz. (04:50)

Allahu zü’l Celâl’in ihsanının ve feyzinin sınırı olmadığı için Efendimiz’e benzemenin de sınırı yoktur. O sevilmeden Allah sevilemez. Allahu zü’l Celâl kendi sevgisini Muhammed Mustafa sevgisine bağlamıştır. Biz insanız, Allahu zü’l Celâl yarattığı herşeyden berîdir. “Ene beşerum mislüküm” ben de sizin gibi insanım, demek değildir; “ben de sizin gibi insan cinsiyim” demektir. Kainat bizim yüzü suyu hürmetimize yaratılmadı, Efendimiz’in yüzü suyu hürmetine yaratıldı. İnsan sadece kendi cinsine aşık olabilir, Allahu zü’l Celâl’a aşık olunmaz. İlahi aşk başkadır, ilahi demek tanrısal demektir. Efendimiz Hazretlerini ne kadar översen öv Allah’ın ve meleklerinin övdüğü kadar övemezsin. (24:00)

Efendimiz Aleyhisselâtu Vesselam aynı zamanda bir fedaidir. Ümmetinin çektiği sıkıntılarda “O koca Resûl-u Zîşanken o sıkıntıları çekti, bana ne oluyor” desinler diye o fedailiği yapmıştır. Allah kimseye vermesin ama evlat acısı onulmaz bir yara imiş. Resûlullah Efendimiz iki tane yetişkin kız evladının, üç tane küçük erkek çocuğunun, iki tane torununun, iki tane hanımının cenaze acılarını görmüştür. Bir zat vardı Allah rahmet eylesin, oğlu askerden geldi, 3. günü trafik kazasında göçtü. Evde feryad figan… Defin işlemi bittikten sonra eve girdi “Ağlamayın, Resûlullah kaç tane gömdü, biz daha bir tane gömdük, ağlayacaksanız Ehl-i Beyt-i Mustafa’ya ağlayın, Hz. Hüseyin’e ağlayın, Kerbela’ya ağlayın” diyecek kadar sevdiğinden ciğerinde yara açılmadı. O baba değil mi? Ama “fedake nefsi ve ümmi” diyen ashabın hayrül halefi olduğu için ciğerinde yara olmadı. Efendimiz’in Hazretleri’nin bir de böyle fedai tarafı vardır. (50:00)

Efendimiz’in hangi ahlakını, hangi davranışını örnek alabiliyoruz? Hayber fethinden sonra Safiye validemiz müslüman oldu ve Efendimiz onu nikahına aldı ama düğün henüz olmadı. Hayber’den Medine’ye dönülecek, Efendimiz devesini getirmelerini buyurdular. Deve geldi, çöktürdüler. Bu kadar teferruatlı yazılıdır bunlar. Efendimiz sağ dizini büktü ve yere koydu, Safiye Validemize buyurdu ki “Bas dizime deveye geç”. Sonra biz hanıma otomobilin kapısını açmayı, lokantaya gidince altına sandalye sürmeyi Batı adeti centilmenlik zannediyoruz, Resûlullah’ın böyle yaptığını bilmiyorlar! Hz. Ayşe validemiz anlatıyor, “Resûlulah bizden hiçbir şey istemedi, hep sordu”.  Bir şey içecekse önce hanımına ikram ediyor, validemizin ağzının deydiği yeri çeviriyor oradan içiyor. Böyle bir zerafet ve incelik hangi erkekte var? Efendimiz “Faiz ayaklarımın altındadır, ilk kaldırdığım faiz amcamın faizidir” diye hutbe irad buyurmadı mı? Hani peygamber muhabbeti? Hiç olmazsa ferdi olarak biraz biraz benzemeye gayret edelim. (56:20)

Bugün (13 Ramazan) Sultan I. Murad Han’ın şehadet yıldönümüdür. Bedir de Ramazan ayındaydı. Şehadet yalnızca ok, mızrak, kılıç, kurşun yarası ile olmaz. Şehadet kurumu incelenirse Fatih Sultan Mehmed Han’ın da, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın da şehit oldukları anlaşılır. Fatih sefere giderken can verdi, sefere giden adam yolda ölürse şehit olur. Kanuni Sultan Süleyman, yaş 72, Zigetvar’da ordugahda çadırında göçtü. O da şehit. Mesela şu satırlar Kanuni’nin:

“Umaram her bir adın başka şefâat eyleye,
Ahmed ü Mahmûd Ebü’l-Kâsım Muhammed Mustafâ”

Sultan Selim Han sefere giderken şehzadesi Süleyman Kefe’de vali, İstanbul’a çağırıyor. Kanuni de genç veliaht biraz fazla süslü giyinmiş, Sultan Selim bakmış “Oğlum öyle güzel giyinmişsin ki anana giyecek bir şey kalmamış” demiş. O da biraz hasretlikle biraz delikanlılıkla “Hünkar babacım, siz de o kadar sade giyiniyorsunuz ki padişah olduğunuz belli değil” demiş. Bunun üzerine Sultan Selim’in cevabı çok enteresandır: “Oğlum, kıyafet muhataba tazim içindir, benim dünyada tazim edeceğim hiç kimse yok, ben yalnızca Resûlullah’a tazim ederim”.

Sahradan ikinci cihan harbinde Alman tankları bile geçememiştir, Sultan Selim o sahradan geçerek Mısır’a giderken at üstünde giderken bir ara attan inmiş, yürümeye başlamış. Hünkar attan inince vezirler, beyler, paşalar atta durabilir mi, onlar da inmişler, yürü Allah yürü yol bitmiyor, yakınlarından birine rica etmişler hünkara tekrar ata binmesini söylemesi için, o kişi yanaşmış Sultan’a, “hünkarım, afedersiniz, yoruldunuz ata binseniz” demiş. Bunun üzerine Sultan Selim “Önümüzden Resûlullah yürüyor, ben nasıl ata binerim” buyurmuştur.

I. Ahmed Han Efendimiz Hazretleri’nin kabri saadetlerinde zeytinyağından kandil yanması reva değildir demiş, kendi cebinden Filibe ve Isparta’da gül bahçeleri satın almış o bahçelerden elde edilen gül yağlarını Efendimiz’in kabri saadetlerine göndermiştir, oradaki kandillerde gül yağı yansın diye… I. Ahmed Han hergün kalktığında ilk iş olarak Efendimiz Hazretlerinin ayakkabısının krokisi çizmiş, sonra o kağıdı sarıp sarığının arasına koymuştur. Sultan’ın

“N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim,
Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Rusûl’ün”

dediği budur. Hünkarlık böyle olur. Daha çok misal var.

Muhabbet su gibidir, aşağıdan yukarı çıkmaz, yukarıdan aşağı doğru gelir. Efendimiz Aleyhüsselâtu Vesselam bizim için dosttur ve rahimdir. Bizim iyiliğimizi ister. Bu sevgidir. Dolayısı ile yukarıdan aşağıya o sevgi akıyor, biz o sevgiye kucak açmayı bilmiyoruz. Ashabı Kiram’ın kucak açanlarından bir iki misal arzedelim. Beni Kelb kabilesi reisi Dıhyetü’l Kelbî simaen Efendimiz’e çok benzer. Efendimiz mektuplar göndermiştir, Dıhye Hazretleri o sırada Şam’da bulunan Bizans İmparatoru Heraklius’a mektup götürmekle görevli… Heraklius alim bir zattır ve Hz. Dıhye’ye muhtelif sualler sorara, bu suallerden sonra son sorusu şu olur: “Siz O’nu çok sever misiniz?” O zaman kadar makul ve vakur cevaplar veren Hz. Dıhye dayanamaz, dizlerinin üstüne çöker ve “Vallahi çok severiz” diye bas bas bağırır. Hatta bu hareket üzerine Heraklius “bu adam peygamber” der ama araya rahipler girer. İbni Arabi hazretleri bunu dediği için Heraklius’un imanına kaildir.

Mesela Efendimiz Hazretleri’nin evlatlığı Zeyd bin Harise… Yemenli’dir. Yemen’den çalınmış. Hz. Hatice Zeyd bin Harise’yi almış ve Efendimiz’e hediye etmiştir. Efendimiz de hediye eder etmez Hz. Zeyd’i azad etmiştir. Bunun üzerine Hz. Zeyd “Beni azad etmeyin Ya Resûlullah, sizin yanınızdan ayrılmam” demiştir. Efendimiz de onu evlat gibi sevmiştir. Bir zaman sonra Yemen’den babası, amcası ve ağabeyi gelir, Efendimiz’in huzuruna çıkarlar. Zeyd karşılığında para, başka köleler verebileceklerini söyleyerek Zeyd’i isterler. Efendimiz “Zeyd hür, ona soralım ne isterse o olur” buyurur ve Hz. Zeyd’e ne istediğini sorar. Hz. Zeyd “Benim babam da amcam da abim de sensin, senden ayrılamam” der.

Daha anlatalım mı? Hz. Ebubekir bir gün karşıdan Efendimiz’i görünce dayanamaz bağırır “Senin gibi güzel adam var mı dünyada?” Ne yapsın içi içine sığmıyor, muhabbeti ızhar etmek lazımdır. Sevgi bir varlıktır, her varlık gibi gıdaya ihtiyaç duyar. Sevginin gıdası ızhardır. Ayrıca sevgi karşılıklıdır. Şimdi herhangi bir müslüman Efendimiz’e karşı bir muhabbet duyuyorsa bilsin ki vallahi ve billahi Resûlullah onu seviyordur!.. Hiçbir kul Efendimiz’in sevgisine layık olamaz ama bu işlerde liyakat aranmaz, bu işler lütuf ile olur. Allah’ın Kerim isminin, Latif isminin tecellileridir. (62:30)

Ahmed Yesevi hazretleri Türk olarak bizim büyüğümüzdür. Efendimiz Aleyhisselâtu Vesselam dünyada kameri hesapla 63 sene kaldı, güneş yılı hesabı ile 61 yıl, 1 ay 18 gün kaldı. Ahmed Yesevi Efendimiz o zamanki hesapla 63 yaşındayken “Aleyhisselâtu Vesselâm 63 yaşından sonra dünyayı dünya gözü ile görmedi, ben de görmek istemiyorum” demiş ve bir kabir kazdırmış, o çukurun içinde yaşamıştır ömrünün sonuna kadar… Ayrıca “Efendimiz Aleyhisselâtu Vesselam çok evlat acısı gördü, ben evlat acısı görmedim, oğlumun ölüm haberini getirene atımı hediye edeceğim” demiştir. Hazretimin beyaz, çok kıymetli cins bir atı vardır. Bu atı almak için oğlunu öldürmüşlerdir. Bu asla genel bir kaide değildir, Ahmed Yesevi olmadan Ahmed Yesevilik taslanmaz. (80:10)

İlim öğrenmenin yolunu bize yanlış gösterdiler. İlim mektebe giderek, hoca dinleyerek, kitap okuyarak öğrenilmez. Efendimiz’in ilmin nasıl öğrenileceğini tarif buyuruyor “Siz bildiklerinizle amel edin, Allah size ilmi varis kılar” Biz birçok şeyler biliyoruz, herkes kendine sorsun, her bildiğinizi yapıyor musunuz?

Yanlış da olsa bir şeyler öğreniyoruz, bu öğrendiklerimizden bize doğru gelenini yapacağız, eğri gelenini yapmayacağız, eğer bize doğru geldiği halde aslı eğriyse Rabbim bize doğrusunu bir şekilde öğretir. (83:45)

Dünya bir ahenk dünyasıdır, vücudumuzda da bir ahenk vardır. Sesin ahenklisine musiki, ahenksizine gürültü denir. Sözün ahenklisine şiir denir. Ahenk akılda kalmayı kolaylaştırır. Onun için şu söz belki akılda kolay kalır:

“Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl.
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl?” (93:30)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir