Ben “varım” dersen vasıl olamazsın
Şarkılar Seni Söyler – 8. Bölüm | 12 Haziran 2015 | TRT MÜZİK | 75′ 13”
Biz lisedeydik, rahmetli Avni abi (Anıl) büyük bir mahcubiyetle bu bestesini Emin Ongan Hoca’ya getirdi, Emin Hoca da beğendi Allah rahmet eylesin, titizliği ve sanat telakkisi açısından her şeyi beğenmezdi, çok haklı olarak beğenmezdi, mesela Avni abinin daha sonra yaptığı bazı şarkıları beğenmezdi ama bu ilk şarkıyı beğendi, bize de meşk etti.
“Sordular Mecnûn’a Leylâ’nın saadethânesin,
Sîneden bir âh çekip gösterdi dil-i virânesin
Bir bakışla âşıkı meftûn eder çeşmânesi
N’eyleyim dildâre müştâk kılmadı dil-hânesin”
Beste: Avni Anıl
“Ey âşık-ı dildade, gel nûş edelim bâde
Bir bâde gerek amma, kim içile me’vade
Sâkisi ola Mevlâ, Akdahı anın esma
Bir kez nuş eden kat’a, gam görmeye dünyade
İşit bu Sezai’den, ne gördü Fenai’den
Dost vechini gösterdi, mir’at-i mücallade”
Güfte: Hz. Sezaî, Beste: Sadık Efendi
Klasik Doğu Edebiyatında Kerem ile Aslı, Ferhad ile Şirin, daha az kullanılsa ve az bilinse de Vamın u Azra… Yerli edebiyatımızda Karacoğlan Elif… Ama Leyla başka… Hz. Mevlâna’nın Mesnevi-i Şerif’inde de Leyla var, halbuki Fuzulî Hz. Mevlâna’dan asırlarca sonra…
Burada aşkı doğru anlamak lazımdır, taa Bayezid-i Bestamî Hazretlerine gitmek lazım. Bayezid-i Bestamî Hazretleri Hazret-i Adem’in cennetteki duruşu, kalışı ve çıkışı ile ilgili meselelerde aşktan bahseder ve aşkı da bizim gibi canlı varlık halinde azaları olan, arzuları istekleri, renkleri olan bir varlık halinde anlatır.
Leyla ile Mecnun kavuşamadılar ama halen Mecnun’un aşkı yaşıyor, demek ki kavuşmak yani amiyane tabirle istifade etmek aşkta önemli değil.
Zamanın hükümdarı merak etmiş Leyla’yı, yanına getirtmiş, bakmış kara kuru bir kız, “Mecnun bunun nesini beğenmiş”… Leyla gürlemiş, “sus, sen Mecnun değilsin”. Leyla’nın güzelliğini görebilmek için Mecnun olmak lazımdır.
Aşk, Sebeb-i Hılkat-i Âlem’dir, aşkın sembolleşmiş kisişi Peygamber Aleyhisselâtu Vesselâm’dır. Bunun böyle olduğu aşkın ne olduğu öğrenildiği zaman öğrenilir, cinsiyetle alakalı değildir, aşk “adamların” işidir, adamlık bir mertebedir, kadın kişiden de olur, erkek kişiden de olur. Adamlık irade göstererek elde edilmeye çalışılır, bu fiiller karşısında Rabbül Alemin’in ikramıdır. Taklit tefekkürü yok eder amma aşıkları taklit etmek adamı onlardan saydırır. (04:05)
“Zâtını da’vet buyurdu bu gece Rabbü’l-mu’în
Hulle vü tâc ü Burak’ı getirip Rûhü’l-emîn
Gitti teşrîf eyledi mi’râcı Fahrü’l-mürselîn
Nûra garkoldu efendim hem semâvât u zemîn
Avdetinde dediler fahr ile ashâb-ı güzîn
Es-salâtü ves-selâm ey rahmete’l-lil-âlemîn
Kutlu olsun yâ Muhammed sana mi’râc-ı güzîn”
Beste: Rakım Erkutlu
“Bir gece Muhammed’e
Çalab’dan geldi burak
Seni okur Zülcelâl
Ne durursun kıl hazırlık
Geldi Cibril hazreti,
Getirdi burak atı,
Nurdan idi hil’ati,
Gözü gevher, yüzü ak.
Kadem bir taşa bastı
Taş koştu dile vardı
Dur ya mübarek dedi
Şöyle kaldı mualla
Göklere haber oldu
Yer ü gök şartlı kıldı
Dediler Ahmed geldi
Arz oldu sekiz uçmak
Çün geçti felekleri
Hak dedi ki gel beri
Kaldırdım perdeleri
Heman cemalime bak
Nice bin yıllık yola
Bir anda vara gele
Yunus eydür kim ola
Ol Muhammed’dir mutlak”
Hazret-i Yunus Emre
Bu Yunus klasik Yunus’dur. Pek çok Yunus var, hepsine Yunus Emre diyoruz ama değildir, bu eser bildiğimiz Yunus Emre Hazretleri’ne aittir; uçmaklar, Çalablar…
Burak tarifi Abdullah ibni Abbas hazretlerinden nakil bir hadistir. Hz. Adem Aleyhisselâmın cennette muhtelif yerlere gitmek istediği zaman kullanması için Hz. Cebrail ona bir binek getirdi, bu binek insan gibi konuşurdu. Hz. Adem’in huzuruna geldiği zaman evvela “La ilahe illallah” derdi, sonra Hz. Adem’in iki kaşı arasına bakardı, Nur-u Muhammed orada ya, üçüncü olarak da “Buyur Ya Resûlullah” derdi. Efendimiz Burak’ı bize tarif etmiş Abdullah ibni Abbas da bize iletmiştir.
Muallâk havada duran demektir. Cenâb-ı Allah elbette yer çekiminden istediği eşyayı beri kılmaya kadirdir ama bu kudretini bu kadar aşikar etme adeti yoktur. Kudüs-ü Şerif’in ve Beyt-i Makdis’in jeolojik yapısı enteresandır, dünyada az bulunan, kendiliğinden oluşmuş oyuklar, uzantılar vardır. Hacer-i Muallak böyle bir taştır. Beyt-i Makdis Hz. Süleyman’ın Kabe’den sonra Allah için yapılan ikinci mabeddir. O mabed putperest tağınağı oldu, Yahudi tapınağı oldu ama mübarekliği kaybolmadı. Onun için Efendimiz Allah’ın emri ile gece yürüyüşünde Beyt-i Makdis’in bulunduğu yere gitti. Orada halen üzerinde altın kubbe deniyor, o altın değildir, nitrik asitle sarartılmış alüminyum levhalardır. İslâmî kurumlarda o şekilde israf olmaz. Orada o muallâk taş denen bir zemin ve üzerinde duran bir taş vardır. Efendimiz orada namaz kılmıştır. Efendimiz oradan çıkıp hafif yokuş yürüyerek 3 farklı rivayete göre 17, 21 veya 24 adım atmıştır, miraç orada başlamıştır. Osmanlı bunu tespit etmiştir, ayrı bir kubbe inşa etmiştir oraya… Yunusumuz burada çok güzel ifade ediyor. Resûlullah aşkı öyle bir aşktır ki taş da O’nunla gitmek istemiş. Taşdan aşık olur mu, olmaz dersen hadise muhalefet edersin, aç gözünü… “Uhud beni sever, ben Uhud’u severim” buyurmuyor mu Efendimiz? Uhud taş değil mi? Kalbi taşlaşmış olanda sevgi olmaz. (20:30)
“Kalbimin sahibi sensin orda yalnız sen varsın
Benim için sen her şeysin neş’esin,hayatsın
Ömrüm geçipte saçlarıma beyazlar dolsa bile
Benim için sen her şeysin neş’esin,hayatsın”
Beste: Şekip Ayhan Özışık, Güfte: Muazzez Kürdan
“Düşeli aşkın bu canım iline
Beni bıraktı bu halkın diline
Gözlerimden yaş ile kan akıtır
İlle yaşım dilemezem siline
Zira aktıkça gözümden kanlı yaş
Hoş tesellir gelir ben kuluna
Hoş yaraşır aşıka gözü yaşı
Kim ki aşıksa gözünden biline
Ben bu aşktan bir nefes ayrılmazam
Ger yüreğim şerha şerha diline
Aşk ile ben bir demimi vermezem
Aşksızın olan ömrün bin yılına
İsmi resmi Eşrefoğlu Rumi’nin
Kül olup savruldu aşkın yeline
Kalmadı nam u nişanı zerrece
Garka varup gitti aşkın seline”
Eşrefoğlu Rumî Hazretleri
Meseleleri çözmekte teferruata takılmak başka şey, teferruatla kemâle erdirmek başka şeydir.
İnsanın bedenden ibaret olmadığı gerçeği öğrenilmediği, bunun bir hayat tarzı haline getirilmediği sürece bu problemler düzelmez. Eşrefzâde Abdullah-i Rumî Hazretleri çok önemli bir muhteremdir. Sofu takımı onu Müzekkin-Nüfûs’dan tanır, “ne muhterem adam, boza içmeyi bile içinde alkolleşme vardır diye yasak ediyor” derler ama aynı zâtın
“Benem ol daim ü bâkî, göründüm sureta insan”
dediğinden haberleri bile yoktur. Hazret yok olmaya hevesleniyor, varlığımı aşkın yerine savursam diyor. Çünkü varlığına varlık vermek büyükler için şirktir. Allah’dan gayri var yoktur. Bu iş idrake açık değildir, idrak akılla, hafıza ile bildiğimiz ilim edinme yolları ile olur, ilm-i ledûn ilim edinme yolu ile mi alınır? Onun için bunun yegane merdiveni mi dersin, asansörü mü dersin, vasıtası mı dersin, vasıtası aşktır.
Yokluk kendinden vazgeçmek, toprağa karışmak olarak algılanmamalıdır, böyle anlayanlar hala insanı bedenden ibaret zannedenlerdir. (47:13)
“Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin
Hatıramdan hayalini istesende silemezsin
Öyle derin nakşetmiş ki felek seni şu gönlüme
Hatıramdan hayalini istesende silemezsin”
Beste: Erol Sayan, Güfte: Neclâ Gürer
“Çün sana gönlüm mübtelâ düştü,
Derd ü gam bana âşinâ düştü.
Zühd ü takvâya yâr idim evvel,
Aşkla benden hep cüdâ düştü.
Vâiz eder gel aşkı terk eyle,
Nideyim sabrım bî-vefâ düştü.
Nice terk etsin aşkı şol âşık,
Ana karşı sen meh-likâ düştü.
Vechini görsem dağılır aklım,
Zülfün ona çün muktedâ düştü.
Kim seni buldu kendi yok oldu,
Vaslına ey dost can bahâ düştü.
Aşka, uşşâkın dâvet etmişsin,
Can kulağına ol sadâ düştü.
Bu Niyâzî’nin hiç vücûdunda,
Zerre komadı hep bekâ düştü.”
Niyazi-i Mısrî Hazretleri
Hz. Pîr ne güzel söylüyor, “Kim Seni buldu, kendi yok oldu”. Bütün dava, kavga benliktendir. Halbuki şu ne kadar kolay, her ben diyen yalnızdır. Ben “varım” dersen vasıl olamazsın. Egoizm, enaniyet, benlik ne dersek diyelim onu bir kenara koyabilsek, sen demeyi bıraktım evvela biz demeyi öğrenebilirsek problemler kalmayacak derecede azalır. (61:20)






