Efendimiz hakkında şiir yazmak sünnet-i seniyyedir

On 27 Şubat 2016

Seyir Defteri | Bölüm 13 | 3 Nisan 2008 | 54′ 09”

İslâm dünyasında Türkçe konuşanların oranı yüzde yirmi civarındadır ancak İslâm Edebiyatı’nda yazılan naatların yüzde sekseni Türkçe’dir. Efendimiz’i sevmekte ve övmekte liyâkat asla mümkün değildir. Bu durum Urdular’ın veya diğer müslümanların Efendimiz’i daha az sevdiği anlamına gelmez, zaten Efendimiz’i, Ehl-i Beyt-i Mustafa’yı sevmeden müslüman olunmaz. Ancak Türkler’de böyle ayrı bir durum vardır. Askerine Muhammedcik ismi veren başka bir millet yoktur.

Mehmet isminin kullanılması çok ince bir terbiyedir. Günlük hayatta olur ki Efendimiz’in ism-i şeriflerini taşıyan insanlarla edebe muhalif bir davranış ve konuşma olabilir. Efendimiz’in ismini biz öyle yüksek yerlerde muhafaza ederiz ki günlük hayatımızda kullanmayız, onun yerine yine aynı manada olan Mehmet kullanırız. Bizim bütün Mehmetlerimiz Muhammed’dir.

Peki Ahmet var, Mahmut var, onlar da Efendimiz’in isimleri? Doğru ama Ahmed Resûlullah demiyoruz, Mahmut Resûlullah demiyoruz, dolayısı ile Muhammed ismi şerifi başkadır.

Umumun dinlediği bir ortamda her şey söylenmez, onun gibi Ahmed, Mahmud, Hamid isimleri Muhammed ismi ile eş değer değildir, alemleri farklıdır, ancak bu kadarını söyleyeyim.

Arap Edebiyatı Efendimiz’in Asr-ı Saadet’inden önce de çok geniş, çok önemli bir edebiyattır. O kadar çok kelime ve kavram bilen bir toplum Muhammed ismini hiç akıl etmemiştir. Zahiren böyle, hakikati böyle değil. Allahu zü’l Celâl Habib-i Edib-i Zîşân’ının Muhammed ismini diğer kullarının aklından saklamıştır. Hasan, Hüseyin isimleri de ilk kez Efendimiz’in torunlarında kullanılmıştır.(03:40)

Türk Edebiyatı’nda en çok naat yazan zât-ı şerif Yahya Nazim Çelebi’dir, çok ciddi de bir musikîşinastır ama yeteri kadar bilinmez. Divanın divan olabilmesi için mutlaka münacaat, naat, vs olması gereklidir. Olmazsa olmazdır. Bir tek şiiri günümüze gelip de onun da naat olan şairimiz var: Buhurizade Mustafa Itrî Efendi.

“Sâyesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tûr’sun

Mihr-i âlem-girsin başdan ayağa nûrsun”

diye başlar,

“Ya Resûlallah umarım diyesin rûz-ı cezâ 

Gerçi cürmüm çoktur ammâ, Itrî’ya mağfûrsun!”

diye biter.

Özellikle tasavvuf ehli zevât-ı kirâmın naatsız şiiri yok gibidir. Ne yazık ki lisanımızın erozyona uğraması ile onları anlamaz hale gelmişiz.
Bir İslâm büyüğünü, Efendimiz’in ailesini, Onunla ilgili Ashab’ını övmek âlâ silsiletihim Efendimiz’i övmek demektir. Çünkü bütün o zevât-ı kiram O’na yakınlığı derecesinde büyük zat olmuştur.
Muhammed İkbal, Hz. Fatıma’yı anlattığı bir kitabının önsözünde der ki: “Ben Hz. Fatıma’yı anlatmakla ve övmekle O’na bir şeref kazandırmam, kitabıma O’nun ismi ve şerefi ile süs kazandırırım.” Hz. Fatıma’yı övmek de Efendimiz’i övmek demekdir. (09:25)
Büyük ve meşhur şairlerimiz var naat yazan, Fuzulî, Bâki, Nâili, Nedim, Nef’î… Şeyh Galip Hazretleri daha bir özel, bir Mevlevi tekkesi Şeyhi…
“Efendimsin cihanda îtibârım varsa sendendir
Meyan-ı aşıkanda iştiharım varsa sendendir”
diye Hz. Mevlâna’yı övmüştür. Hz. Mevlâna’yı övmek de Efendimiz’i övmek demektir. Çünkü Hz. Mevlâna kendi tabiri ile Resûlullah Efendimiz’in sadık bir bendesi ve O’nun yolunun tozunun zerresidir.
Akif Bey’in Çanakkale Harbini anlatan şiirindeki
“Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi”
mısrasında Ehl-i Bedre yaptığı övgü ile yine Bedr’in başkumandanı olan Efendimiz’i övmektedir. Yeri gelmişken söyleyelim, lisan bilmek çok önemlidir. Birçok lisan bilmeyen Akif Bey’in ne dediğini anlamayıp sanki Ashab-ı Bedr’i küçültüyormuş gibi anlıyorlar. Bir virgülü yanlış yere koymak veya konuşurken vurguyu yanlış yerde yapmak manayı değiştirir. “Ey Çanakkale aslanları, siz Bedrin aslanları gibisiniz” diyor burada Akif Bey. (12:50)
Naatlar aynı zamanda Efendimiz’i tanıtan eserlerdir, övmeden ibaret değildir. Zaten Efendimiz’i tanıyınca O’nu översin. Efendimiz’in övülmeyecek, herkesin yapabileceği bir tek hadisesini göstersinler? Bilâ istisna hayatının her döneminde yaptığı her iş Zât-ı Şerifine mahsus ve bütün kâinata örnek olacak bir yüksekliktedir. Dolayısı ile Efendimiz’in övülmeyecek bir hali yoktur. (16:10)
Resûlü Kibriyâ Aleyhi Ekmelüttehaya Hazretlerinin herhangi bir halini, herhangi bir evsafını anlatmak zaten övme demektir. Bunun ilk başlangıcı Atike Ümmü Mabed’dir. Efendimiz hicret sırasında bir ağıla uğrar, yanında kılavuzları ve Hz. Ebubekir vardır. Orada bir müddet dinlenirler. Karınları açtır ama ağılda sürüye çıkamayacak sütü kesik bir keçi vardır. Efendimiz müsaade ister ve keçiyi sağar, öyle bir sağar ki, yoldan gelen 3 kişi içer, Atika Hazretleri içer -tabi hazrettir, Cemal-i Mustafa’yı görmüştür. O’nu gören göz, O’nun yüzüne bakan yüz hazrettir. Efendim, Ebu Cehil de gördü? Ebu Cehil görmedi, Ebu Cehil Abdullah’ın yetimini gördü- sonra akşam Ebu Mabed yani kocası geldiği zaman orada Efendimiz’i anlatması vardır. Şöyle bir zât geldi, yanında şunlar vardı, keçiyi sağdı… Şöyle güzeldi, kaşı şöyleydi, gözü böyleydi… Bu anlatım İslâm edebiyatındaki ilk hilye, yani Resûlullah Efendimiz’in maddi tarifidir.
Efendimiz’in bir de iç güzelliği vardır ki onlar naatlarda anlatılmıştır.(17:45)
Naat-ı Şerif Efendimiz’in memnun olduğu bir şeydir, dikkat edilirse sünnet-i seniyyedir. Sünnet-i Seniyye Efendimiz’in yaptıklarından ibaret değildir, uygun gördüğü şeyler de sünnet-i seniyyedir. Resûlullah Efendimiz kendisi hakkında yazılan bir şiir üzerine mübarek hırkasını çıkarıp hediye etti mi? Onaylamanın dışında bir memnuniyet ızhar etti mi, etti. Öyle ise Efendimiz hakkında şiir yazmak sünnet-i seniyyedir. (21:25)
İtalya’da bir Medici ailesi olmasaydı acaba bir Michelangelo çıkar mıydı? Her dönemde sanatı destekleyen, sanatkâr değilse bile sanattan lezzet alan ve maddi imkanları olan insanlar olmuştur. Bu insanlar sanatkârın medar-ı maişet ile vakit harcamamasını temin için onlara maddi imkanlar tanımışlar, o insanlara sanatlarını icra etmeleri imkanını vermişlerdir.
Sait Paşa İmamı Tarîk-i Rufaiyye’den cezbesi kuvvetli bir zât-ı şeriftir. Fevkalade güzel okur ama canı isteyecek. Şişle çorap ve eldiven örerek geçimini elde eder. Efendi Baba, niye böyle yapıyorsunuz diyene “masivadan gözlerimi yumuyorum” der. Türbesinin nerede olduğunu kimse bilmez. Üsküdar’da Ahmediyye’de tam köşebaşında, şimdi Akbank olan yerin arkasında bir ahşap kapı enkazı vardır, onun arkasında bir taş duvar içinde bir dut ağacının dibinde yatar, koca Hasan Rıza Efendi. Peki Sait Paşa İmamlığı nedir? Eskiden özellikle Ramazanlarda, İstanbul’un bugünkü gibi ulaşım imkanları yok, birçok boğaz köyüne sadece sandalla gidiliyor. Beykozundan, Sarıyer’ine kadar o boğaz köylerinde yalılar var. Buralarda özellikle teravih için camiye gitmek zor, onun için hem komşular istifade etsin hem çocuklar dini bilgiler alsınlar diye Ramazan’a mahsus hocaefendiler geliyor, bütün Ramazan’ı orada geçiriyorlar, teravih kıldırıyorlar, hem de dini bilgiler veriyorlar. Hasan Rıza Efendi Hazretleri senelerce Damat Sait Paşa’nın yalısında Ramazan imamlığı yapmıştır. Adı da Sait Paşa İmamına çıkıyor.
Nasıl Hasan Rıza Efendi 1 aylık bu çalışması ile 12 aylık geçimini idare ediyor ise bütün şairler, alimler, sanatçılar için böyle destekçiler vardır, olması lazımdır.
Bugün Türk Musikî tarihinin, Türk İlim tarihinin, Türk Hat tarihinin çok önemli bir ismi, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’dir. Eğer bir Muhsinzade Mehmet Paşa olmasaydı Kazasker olmazdı. Kazasker asabi mizaçlı, heyheyleri çok bir adamdır. Kazaskerlik mertebesine yükselecek kadar alimdir, hattatların içinde en yüksek musikîşinas, musikîşinasların içinde en yüksek hattattır. Nakşibendî dervişidir. Türbesi Tophane’deki İsmail Rumî Hazretleri’nin yanında olduğu için Kadirî dervişi zannederler, halbuki İsmail Rumî Hazretleri ile akrabadır. O akrabalıktan dolayı türbesi oradaır. Maddi destekçisi Muhsinzade ailesidir.
Hafızlığa başlayacak çocuklar eğitime genellikle Ramazanlar’da başlarlardı. Kazasker Ramazan’larda camileri dolaşırdı. Öğrencileri dinler, Muhsinzade’den aldığı para ile bu çocuğu marangoz yapın, kavaf yapın, dini bilgi öğrensin ama okuyucu yapmayın, neden sesi yok. Kur’an-ı Kerim önüne gelen adam dinletmek kastı ile okuyamaz, önüne gelen adam müezzinlik yapamaz. Hepsi İslâm bülbülü olacak.
Bir başka çocuğu dinliyor, bu sefer hocasına para veriyor, o çocukla özel olarak ilgilenmesi için… O kadar çok adam yetiştirmiştir ki… (27:30)
Beşik maaşı diye tabir edilen bir şey vardır, ne yazık ki o da ders kitaplarında yanlış anlatılıyor, ileri gelen devlet adamlarının çocuklarına bile maaş bağlanıyordu, evet böyledir, usül budur. Bir çocuk alim bir ailenin içinde yetişirse ve o çocuğun da ileride medar-ı maişet yani rızk temini için çalışması gerekmez ise çocuk alim olarak yetişir.
Çocuğa maaş bağlanması tembellik teşviki değil ilim teşvikidir.
Öyle aileler vardır ki… Bakın, size bir aile sayayım; Seyyid Nureddin Efendi, bir Halveti Şeyhi… Oğlunun oğlu, Seyyid Ahmed Efendi, o da bir Halveti Şeyhi. Onun oğlu Galata Mevlevihanesi Şeyhi Kutbü’n Nâyî Osman Dede, onun kızı Şerife Hanım, onun oğulları Abdürrahîm Künhî Dede, Seyyid Ali Dede, onun oğlu Recep Hüseyin Dede, onun oğlu Osman Selâhadin Dede, onun oğlu Mehmet Celaleddin Dede, onun oğlu Abdülbâki Dede. Diğer kardeşten, Osman Dedenin diğer kardeşi Ömer Efendi’nin oğlu Sahih Ahmed Dede, onun oğlu Kudretullah Dede, onun oğlu Ataullah Dede… Kızlardan torunu biri kudümzen başı Hüsameddin Dede, diğeri kudümzen başı Raif Dede… Damat Hüseyin Fahreddin Dede, büyük kuzen Ataullah Dede… Bu bir hanedan değildir, bu bir yüksek ailedir. Bu aile nasıl yetişti?
Bilmeyenler bunlara biraz baksınlar… Mesela Ataullah Dede’nin Arapça, Farsça, Almanca, Fransızca edebiyatına hakim bir şeyh efendi olduğunu bilsinler.
Bu tarz insanların medar-ı maişet için uğraşmamaları lazımdır ki bunlar Allah’ın verdiği bir nimet olan ilim ve sanat ile uğraşsınlar. Bu insanlara maddi olarak yardım eden insanlar Allah’ın o nimetinin şükrünü eda etmiş olurlar. Yok kendi kazandığı parayı heva ve hevesi yönünde harcamaya devam ederse hem heva ve hevesine harcadığı için mesuldür hem de alimine sanatkârına bakmadığı için ayrıca mesuldür. (36:00)
Bizim meşhur şairlerimizin yanısıra hanım şairlerimiz de var. Bir de gayrimüslim bir ailenin çocuğu olarak doğup sonradan İslâm’a dönenler var. Bunların içinde de şairler var. Bunun son dönemlerdeki en meşhur isimlerinden biri Yaman Dede’dir. Keza yenilerde kaybettiğimiz Ali Ulvi Bey’in şiirleri var. Hanımlardan Şeref Hanım var. Şeref Hanım’ın Efendimiz hakkında bir naatını okuyalım:
(Bu naatı kaydını 48:15’den itibaren Muhterem Ömer Tuğrul İnançer Beyefendi’nin seslerinden dinleyebilirsiniz)
“Günahtan gayri yok bir özge kârım yâ Rasûlallah
Geçer gafletle her leyl ü nehârım yâ Rasûlallah
Serâpâ dolmada defterler a’mâl-i kabîhimle
Kirâmen Kâtibîn’den şermisârım yâ Rasûlallah
Nide pervâz edem uçmağa ferdâ kalmışım âciz
Kemend-i nefs ü şeytâna şikârım yâ Rasûlallah
Eşiğin görmeğe bin cânım olsa eylerim kurban
O rütbe hadden aştı intizârım yâ Rasûlallah
Ölür isem gubâr-ı Ravzana yüz sürmeden tâ haşr
Döğünsün taş ile seng-i mezârım yâ Rasûlallah
Senin evsâfını kâbil midir etmek Şeref îfâ
Ne çâre elde yoktur ihtiyârım yâ Rasûlallah”  
(47:00)
Şeref Hanım, Leyla Hanım, İsmet Hanım, Nigar Hanım… Birçok hanım şairlerimiz vardır. Hepsinde de Efendimiz ile ilgili şiirler var. Hatta ne yazık ki bir takım münasebetsiz insanların bazı münasebetsiz düşünceleri yüzünden istediklerini yazamamışlardır. Leyla Hanım’ın öyle bir ifadesi vardır, Ya Resûlullah, kadın olmasaydım sana daha neler söylerdim, diyor.
Şunu bilmiyor insanlar, öğrensinler, aşk iki beden arasındaki değil iki gönül arasındaki ilişkidir. Gönülün dişisi erkeği olmaz. (51:40)

2 Responses to “Efendimiz hakkında şiir yazmak sünnet-i seniyyedir”

  • ALLAH’U teâlâ razı olsun Hocamdan …Canım Efendim Özlemlerin en güzeli Seni özlemek…!
    Yunus Emre der ki ; bizde varalım…Ayağı tozuna yüzler sürelim…Hakk nasip eylesin komşu olalım…Yemen ellerinde Veysel Karani…Rabbim bizlerede Veysel Karani Hazretleri gibi Onu hakikatıyla tanıyıp sevmek nasip eylesin…Yağmur seni bekleyen bir taşta ben olsaydım… Çölde Seni özleyen bir kuşta ben olsaydım…Yeryüzünde SENİ bir görmüşte ben olsaydım…(Kazvinli)

  • Ey Gece…!
    Yüreğimizde ki hüzünle ve gözlerimizde ki yaş ile selamımızı götür sevgili Efendimize(S:A:V)..De ki ; Ümmetinden garipler var..! Yüreklerinde yangının…Sözlerinde hasretin…Gözlerinde AŞKIN var…Hz.Yusuf’u gören kadınlar, bıçakla elini kestiler.Eğer onlar Benim Efendimi görselerdi…Bıçakları kalplerine saplarlardı…(HZ..AİŞE Dünyada Seni görmek düşmedi nasibimize..ne olur suretin düşsün gönül hanelerimize…Nurun aksetsin üzerimize..Ayineyi kalbimizde seyredelim Seni…” Sen bir İnsansın bizde Sana yakın olabildiğimiz kadar insanızdır”.(N:F)

Aşıklar ölmez için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir